ATİLLA'NIN ATINI ÇALAN ÇOCUK
- dilek yiilmaz
- 19 Eyl 2021
- 10 dakikada okunur
Dilek Kitaplığı Kitap Kulübü'de yeni başlayan döneminin ikinci kitabı İspanyol yazar Ivan Repila'dan "Atilla'nın Atını Çalan Çocuk" isimli hacim olarak kısa, derinlik olarak buradan belki de komşu galaksiye kadar yolu olan etkileyici romanıydı. Bu yazımda elimden geldiğince (ve bana geçen kısmıyla) değerlendirmesini yapmaya çalışacağım. Haydi başlayalım...
Bu kitabı geçtiğimiz yıl okumuştum. Rastlantı eseri takip ettiğim bir yayıncı büyük beğeniyle okuduğundan bahsetmiş, hemen takibe almıştım. Toplamda 87 sayfalık bu romanı düz bir okuma yaparak bitirdiğinizde size geçen bir hikâyesi var. Özetle şöyle: İki küçük kardeş ormanlık bir bölgede, fakir olduğunu tahmin ettiğimiz köylerinden uzakta büyük bir kuyuya düşüyorlar. Yanlarında sadece bir çanta var ve çantada sınırlı sayıda erzak. Çocukların o kuyuya nasıl düştüklerini bilmiyoruz ancak anlıyoruz ki yanlarında biriyle muhtemelen bir büyükle kuyunun yakına gelmişler ama nasıl olmuşsa kuyuda yalnız kalmışlar. Çocukların isimlerini bilmiyoruz onlar roman boyunca : Küçük ve Büyük. Her ikisi de erkek. Büyük güçlü olan. Abilik yapıyor, küçüğü koruyup kolluyor aynı zamanda da gücünü koruyor. Küçük zayıf olan. Başına çeşitli sıkıntılar geliyor ama aynı zamanda en bilge konuşmaları da o yapıyor. Çocuklar günler boyunca açlıkla, ölümle, akıl sağlıklarını yitirme derecesine gelinceye kadar mücadele ediyorlar. Nihayetinde bu mücadele bir yere varıyor. Ama okuyucuyu kendi düşüncesiyle başbaşa (belki de kesin karara varma konusunda muallakta bir sonla) bırakıyor.İşte dümdüz okuduğunuz zaman bu kısa roman böyle özetlenebilir. Peki ya gerçekten de bu kadar mı?...
Değerli bir eseri; roman ya da öykü, ilk okumada sadece keşfetmek için okursunuz. İkinci okumada ilk okumada farkına varmadığınız ayrıntıları keşfeder ve şaşırmaya devam edersiniz. İşte "Atilla'nın Atını Çalan Çocuk" böyle bir okumayı hak ediyor. Hatta üçüncü, dördüncü, beşinci okumaları da.
Öncelikle roman biri Margaret Thatcher diğeri Bertolt Brecht'den olmak üzere iki alıntıyı alt alta vererek başlıyor. Bilindiği gibi kıyasıya iki farklı görüşe sahip kişilikler bunlar ve her iki alıntıda bir anlamda "kapitalizm ve toplum eleştirisi niteliği" taşıyor. Bu alıntıları okuduktan sonra romanı okumaya başlarken bir okuyucu olarak "içinde ezilenlere dair bir şeyler" bulacağım metne başlayacağımı biliyordum.
Bu roman bir metaforlar romanı. KUYU başlı başına bir metafor. İçinden bir türlü çıkılamayan türlü hallere gönderme yapıyor. Bunu bireysel çıkmazlar gibi yorumlayabileceğimiz gibi toplumsal çıkmazlar, ekonomik sümürülerin yer aldığı KARANLIK ÇAĞ şeklinde de okuyabiliriz. ÇANTA başından sonuna gözümüzün önünde duruyor. İçinde yaşama bağlayan ama Büyük'ün anneye ait olması nedeniyle bir türlü dokundurmadığı erzakları barındırıyor. Hayata bağlayacak kaynak ama öte yandan anlatının sonunda çok daha değişik bir yere evriliyor. (Bunu açıklamak istemiyorum çünkü çok önemli bir ipucu vermiş olurum) ANNE yine çok güçlü bir metafor. Tanrı yerine konulabilir, devlet yerine konulabilir. Var eden aynı zamanda yok eden gücü temsil ediyor.
Bölümlere verilen numalar çok önemli. Çocukların kuyuda geçirdikleri toplam günü temsil ediyorlar. Aynı zamanda her biri birer asal sayı.
Romanda altı çizilecek o kadar çok cümle var ki, neredeyse kitap kurşun kalem çizikleriyle bir karalamaya dönüşebilecek kadar çok. Ben anlatının özeti (belki de ana fikri) olduğunu düşündüğüm bir paragrafı burada paylaşmak istiyorum:
Benim görebildiğimi sen de görebilseydin, günlerin karanlığını. Sonra o açıklanamaz sıcaklığı, sevgiye o kadar yakın ki... Görmüyor musun? Fetüsmüşüz gibi etrafımızı saran o sıvıyı hissetmiyor musun? Bu duvarlar bir zar, biz de içlerinde yüzüyoruz; uzun zamandır beklenen doğumumuzun öngörüsüyle dolanıyor etrafta. Bu kuyu bir rahim, sen ve ben doğmak üzereyiz, çığlıklarımız dünyanın doğumunun sancıları. syf. 59
Kulüp toplantısında en uzun konuştuğumuz kitaplardan biri oldu. Günlerce konuşmaya, her okumadan sonra yeniden tartışmaya müsait. Kendi içimizde en büyük eleştirimiz çeviriye oldu. Arkadaşlarımdan biri çevirmenle konuşup ipucu niteliğindeki bir noktayı sormuş ancak çevirmenin durumdan bi haber olduğunu fark etmiş. Kitapta tashihler de var. Bu roman çok daha titiz bir çalışmayı kesinlikle hak ediyor.
Bu arada kitap kulübü üyemiz sevgili Özden Kanca bize yazarın bir ingilizce röportajını bulup çevirmişti. Merak edenler için buraya ekliyorum. Bu kitabı kaçırmayın mutlaka okuyun ve neler yakaladığınızı benimle paylaşın. Keyifli okumalar,
WWB Daily (Words Without Borders- İnternet Uluslararası Edebiyat Dergisi)
Röportaj
Iván Repila: Sophie Hughes ile bir söyleşi
Yazan: Sophie Hughes
Iván Repila (Bilbao, 1978 doğumlu) bir yazar, editör ve kültürel etkinlikler yöneticisidir. Şiir alanında uzmanlaşmış olan Masmédula Ediciones basın kuruluşunun kurucu ortaklarındandır. Iván çeşitli ulusal ve uluslararası organizasyonlar ve kuruluşlar için çalışmış, konferanslar, toplantılar ve kültür festivalleri (tiyatro, dans ve müzik) yapımcılığı, koordinasyonu ve yönetiminde görev almıştır. Ayrıca sahne sanatları, edebiyat ve insan hakları konularındaki çeşitli yayınlarda editörlük ve işbirliği yapmıştır.
Iván, “ Una comedia canalla” (Libros del Silencio, 2012) ve düzinelerce ülkede çeviri hakları satılmış olan “ El niño que robó el caballo de Atila” (Libros del Silencio, 2013 / The Boy Who Stole Attila’s Horse, Pushkin Press, 2015)- “Atilla’nın Atını Çalan Çocuk” romanlarının yazarıdır.
İngilizceye çevrilen ilk kitabınız olan “Atilla’nın Atını Çalan Çocuk” , ‘Grimm tarzı bir fabl’, ‘bir peri masalı’, ’acımasız, Becket-vari bir öykü’, ‘ son derece kötü koşullarda keyfi olarak hapsedilme deneyimine dair sert bir alegori’ ve özellikle İspanyol ekonomik krizinin bir alegorisi (İspanyol “yeni inançsızlık yazını” dalgasının bir parçası olarak) gibi tanımlandı. Bu son derece kısa roman değişik okurlar için birçok değişik anlam barındırıyor; sizin için ne anlama geliyor veya yazdığınızda neydi?
Geçen yıl bir konferans sırasında bir kadın bana, açıklama gereği duymadığı bir sağlık sorunu nedeni ile bir süre önce oldukça zor bir dönemden geçtiğini ve kitabın şüpheye yer vermeyecek şekilde hastalıktan, tam bir kararlılık ile kişinin kendini iyileştirmesinden ve bu süreç sırasında kendisini sevenlerin yardımlarından ve fedakârlıklarından bahsettiğini söyledi. Kısa bir süre önce Fransa’da bir okur bana gelerek roman hakkında düşünerek aylar geçirdiğini ve çözümlemek için çeşitli anahtarlar bulsa da tamamen anlayamadığını anlattı. Kısacası, kitabın okurlar üzerinde onların kişisel deneyimlerine bağlı olarak farklı etkileri oluyor ki bu bana doğru geliyor; mantıklı olan bu. Bu özellikle muğlak/birden fazla anlama gelebilen bir kitap, çünkü ben de ahlaki pusulamızın- kalıtımla edindiğimiz değerlerin- yetersiz olduğu bir dünyada yaşamanın belirsiz koşullarında varlığımı sürdürüyorum. Kitabın ne (hakkında) olduğu ve yazma sürecinde benim için ne anlama geldiği konusundaki farka dikkati çekmekte haklısınız. Ne hakkında olduğuna gelirsek -ve hatırlamanın daima ima ettiği riski de kabullenirsek- orijinal fikrin bir kâbustan esinlendiğini söyleyebilirim; uykularım iyi değil, her hafta kâbuslar görürüm ve Breton gibi, küçük bir çocuk olduğum günlerden beri onları kolayca hatırlarım, bu nedenle uyurken başucuma not defteri ve kalem koyarım. Bir kuyuda mahsur kalan iki adam ve kaçabilmek için öne sürdükleri inanılmaz çözüm hakkında bir rüya gördüğümde kendime sormaya başladım: neden bu rüyayı gördüm? Ailem, işim veya toplum nedeni ile kendimi bir şekilde tutsak/kapana kısılmış mı hissediyorum? Kafamda bu ve daha fazla soru belirdikçe öykü de şekillenmeye başladı ve bu sorulara cevap verme konusundaki acizliğim karşısında metin yolunu buldu. Kitabın ne olduğuna gelince, belki de buna cevap verebilecek durumda değilim ama her durumda şunu belirtmek isterim ki, siyasi yorumlamaların uzandığı gibi İspanyol krizine işaret edilmesi indirgeyicidir: krizin küresel veya – yelpazeyi daraltırsak- Avrupa’ya ilişkin olduğunu ve ekonomik değil etik olduğunu düşünüyorum. Sıklıkla Avrupa’dan utanç duydum. Benim için ikiyüzlü ve acımasız ve yeni bir anlayış ve eşitlik kültürü teklif edeceksek önce utanç dolu nefret mirasımızı (yirminci yüzyıl iyi bir örnek) temizlememiz gerekiyor. Bu içinde hepimizin rol alması gereken bir eylem.
Kitabın Fransızca bir incelemesinde bir eleştirmen “Öykü anlatımı fazla sade olduğunda riskli hale gelir. Fabl sanatı naiflik yansıra kurnazlık da ister” demişti. Sadelik- fabl gibi olsun olmasın- “Atilla’nın Atını Çalan Çocuk ”un tartışmasız özelliklerinden. Yazdığınız öyküyü içinde isimsiz iki kardeşin olduğu bir kuyunun sınırları içinde tutmanın risklerinin farkında mıydınız? Ya da bu basitleştirme planlı ve kişisel bir yazım uygulaması mıydı?
Diğer yazarlar adına konuşamam, ama dürüstçe şunu söyleyebilirim ki biri aylarca hayal gücü ile kapanıp bir öykü anlatmaya karar verirse riskleri düşünmez. Sadece kalbi ile, kitabın istediği ile ilerler, çalışmanın en saf hali ile. Teknik ile ayarlamalar yapabilir, tamamlar, mükemmel hale getirebilirsiniz, ama başlangıç noktası en azından benim için bir gizem. Bununla birlikte, anlatmak istediğim öykü konusunda oldukça net bir görüşüm vardı ve bu öykü için gereksiz olabilecek, kalabalık edebilecek her şeyi çıkartarak devam ettim. Bazıları kitabın fazla kısa olduğu, fazla sadeleştirildiği yorumlarını yaptı, ama ben daima doğru uzunlukta olmasına, her bölümün belirleyici bir fikre bağlı olmasına, bölüm bütünlüğüne dikkat ettim. Kurmaca yazınını bir alıştırma/deney olarak düşünmüyorum, yaşamı bir simülakr olarak görmediğim gibi. Yaptığımız her şey, yazmak dâhil, ayrılmaz bir şekilde dünyaya ilişkin deneyimlerimiz ve aynı şekilde dünyanın bize dair deneyimi ile bağlantılı.
“Kalbinle ilerlemek” ve “kitabın isteğine göre ilerlemek” olsa bile, çılgıncasına farklı ama kusursuzca birbirine bağlı iki karakteri olan son derece tasarlanmış bir kitap yazdınız. Küçük’ün duyuları kendisini terk etmeye başladığında mantıklı ve veciz sözleri sayıklamalara hatta saçmalamalara dönüyor. Ancak saçmalamaları ve keskin bilgeliği arasındaki farkı ayırt etmek de oldukça zor. Bu saçmalama/bilgelik arkasında bir felsefe var mı? Yoksa sadece şiirsel sembolizm mi?
Felsefeye girmeye cesaret edemem, ama bir kaynaktan bahsedebiliriz belki. Kitabın toplumsal yorumları üzerine konuştuğumuz Fransız bir profesör ve çevirmen bana, edebiyatın dünyayı değiştirebileceğini düşünüp düşünmediğimi sordu. Elbette, ama dolaylı yoldan değiştirebileceğini düşündüğümü söyledim. Edebiyat, genel olarak sanat gibi, merak gibi, birçok diğer şey gibi kafalarımıza fikirler ekebilir. Yeni fikirler, yeni kuşkular, yeni yüreklilikler. Bizzat dünyayı değiştirebilecek fikirler. Küçük aracılığı ile bu mesajı iletmek istedim, ama bunu düz anlamıyla yapamazdım çünkü yanlış izlenim bırakacaktı (karaktere uymayacaktı). Buradan bahsettiğiniz çelişkiye geliyoruz: Küçük bilgelik ile hezeyan/deliryum arasında gidip geliyor çünkü ayaklarını sıkıca yere basamıyor ve “hezeyan” ile “bilgelik” kavramlarını nasıl tanımlayacağını bile bilmiyor. Kendini bazı şekiller gören ancak onları isimlendiremeyip dokunamayan biri gibi ifade ediyor. Bu nedenle bazen garip bir şekilde aklı başında (yani onu kuyunun dışından izleyen bizler için aklı başında) ve diğer zamanlarda da korkunç biçimde deli görünüyor. Onu bir şair olarak hayal edin örneğin. Şairlerin düğümlerini /bulmacalarını çözmenize yardımcı olacak başka okumalarınız olmamış ise oldukça uğraşmanız gerekecek birçok karmaşık şiir vardır. Küçük ile işler böyle yürüyor: bir öngörülü/vizyoner ve bir deli. Ve tam olarak orada, birini diğerinden ayıran ince hat üzerinde onun söylemi anlamlı oluyor.
Küçük’ün söz yitimi/afazi durumu harika, katartik bir an (ağabeyi, durumun ciddiyetine karşın gülmekten kendini alamıyor) ancak akla dilin sınırlarının (geleneksel olarak anlamlı herhangi bir sınıra) zorlanması sorununu da getiriyor. Bu anın arkasındaki fikri biraz açıklar mısınız? Sizin İngilizce çevirmeniniz olarak, Küçük’ün duyulmak istediği ama konuşmasının onu yarı yolda bıraktığı bu bölümü diğer çevirmenlerin nasıl çözümlediklerini merak ediyorum. Sanırım ilk yaptığım size yazarak Küçük’ün ne söylemeye çalıştığını sormak olmuştu. Doğru hatırlıyorsam anımsayamadınız ve bana bazı soyut duygular içeren bir satırla cevap verdiniz: “burada umutsuzluk”, “şimdi büyüyen öfke”. Çevirmenlerden İspanyolca aslındaki anlamsız satırları aynen bırakan oldu mu?
Bu kitapta kesinlikle önemli bir bölüm. Baştan itibaren sürdürülen fikirlerden biri –ilk sorularınızda belirttiğim gibi- daha insancıl bir gelecek için temeller atılmasından önce olumsuz mirasların ortadan kaldırılması gereğidir. Ben bu satırları yazarken yüzlerce binlerce Suriyeli sığınmacı bazı Avrupa ülkelerinde hapsediliyor, dövülüyor ve hakarete uğruyor. Bu arada, Brüksel’de kıtanın diğer liderleri ile bir araya gelen bu ülkelerin liderleri soruna hızlı, etkili ve küresel bir çözüm getirmekten aciz. Neden? Çünkü Avrupa eski yöntemlerini, rahat önceliklerini sürdürmek istiyor - ve yıllarca süren kriz sonrası tüm Avrupa’nın kendi taşlarının altından sürünerek çıkmış olduğu şimdiki gibi bir dönemde – bu kadar yüksek sayıda parasız ve yardıma muhtaç insana kapılarını açarsa refah toplumu büyük olasılıkla çökecektir. Dünyanın geri kalanına arkamızı dönmekle geçirdiğimiz onca yıldan sonra şimdi geri dönüp insanların gözünün içine bakmak çok zor: çünkü bunu yapmaya alışkın değiliz, ama aynı zamanda utanmaktayız. Afazinin olduğu bölüm bunun bir metaforu: Küçük sahip olduğu tek şeyi kaybediyor (geçmişini bilmediğimize göre ondan alabileceğim tek şey iletişim yeteneği idi) ve konuşmayı yeniden öğrenmesi gerekiyor. Yeniye yer açmak için eskiyi yok edin. Ve tam olarak bu bölümden itibaren ondaki dönüşüm daha belirgin hale geliyor. Diğer çevirilere gelince, her türden karışık bir sonuç oldu. Bazı çevirmenler sizin gibi araya girdi, onlara da size yaptığım açıklamaları yaptım. Diğerleri bana hiçbir şey sormadı. Bu bölümün özelliği göz önüne alındığında ne yaptılarsa ilginç olmalı diye düşünüyorum ancak o dilleri konuşamadığım için sonuçtan emin olamam ve okuyucu üzerindeki etkiyi bilemem. Size söyleyebileceğim, çalışmanız ve Küçük’ün her konuşma satırına gösterdiğiniz ilgi beni ikna etti ki, İngiliz okurlar onun kelimelerinin özünü tam olarak kendi öz dilindeki kadar “yakalayabildiler”. Son derece zor bir iş olduğunu tahmin edebiliyorum: üzgünüm(İngilizce söylüyor).
Affedildiniz. Neden Büyük ve Küçük’ün isimleri yok?
Çünkü onlar arketip. Her zaman dünyanın iki tür insan sayesinde döndüğünü düşündüm: hayalperestler ve uyanık olanlar. Ya da ayakları yere basanlar ve onun üzerinde havada süzülenler. Veya şairler ve matematikçiler. Veya öyle bir şey. Biz insanlar böyleyiz ve toplum olarak ilerleyebilmemiz için her iki modelin de gerekli olduğuna gerçekten inanıyorum. Gerçek yaşamda bu iki model birleşir. Benim kitabımda birleşmiyorlar: birbirlerinden net ve belirgin olarak farklılar. Biri Büyük, diğeri Küçük. Onlara isim vermek gerekmiyordu ve iki kardeşin isimleri olsaydı metin büyüsünün bir kısmını yitirecekti. Bir isim sorular ima eder: ona ismini kim verdi? Ne zaman? Anlatıcının karakterlerin geçmişinin altına bir çizgi çekmesini istedim çünkü onlara şimdi, kuyuda iken ihtiyacım vardı. Kardeşlerin asla birbirlerine isimleriyle hitap etmedikleri göz önüne alındığında okur isimlerini hiç öğrenemiyor. İki yıl sonra şimdi, geriye baktığımda işe yaradığını düşünüyorum.
İlk romanınız Una comedia canalla (A Despicable Comedy/Değersiz Bir Komedi) tarz olarak Atilla’dan son derece farklı. Tarantino-vari kanlı bir komedi olarak betimlendiğini duydum. Bize onunla ilgili daha fazla bilgi verir misiniz? Atilla katı ama bir o kadar da gülünç. Komedi ve hafiflik genel olarak sizce kurmacada önemli mi?
“Una comedia canalla”nın Guy Richie’nin erken dönem filmlerine benzediğini söyleyebilirim. Kaba, vahşi, zalim ama aynı zamanda eğlenceli, ironik, spontane bir kara mizah barındırıyor. Sanki şiddet açık saçık bir şaka imiş gibi neşeyle aktarılan gerçekten şiddetli sahneler var. Tamamı aşırı, mantık dışı ve ahlaksız bir sürü karakter var. Günümüzdeki iki yüzlülük üzerine büyük bir hiciv ama uyuşturucular, çeteler, alkol, suçlar, seri cinayetlerle süslü…. Yazarken epey güldüğümü söylemeliyim, Twitter’da belirttiklerine göre çok sayıda okur da gülmüş (birçoğu mükemmel bir gangster romanı olarak önerdi).
Ve hayır, edebiyatta komediye hayati bir önem atfetmiyorum. Bazen bu kendiliğinden gelişir. Düşünceme göre bunu davet eden kitaplar var, buna ihtiyacı olan kitaplar var ve hiçbir şekilde buna izin vermeyen kitaplar var. Tüm metinler aynı iplikle dokunamaz sanırım.
Şimdi ne yazıyorsunuz?
Aralıksız yazmakla geçen iki yıl ve bir yazdan sonra üçüncü romanımı yeni bitirdim. Umudum gelecek yılın ilk yarısında bir ara basılması.
Bunun için esin kaynağı neydi?
Birçok yıl önce gördüğüm bir rüya (not defterlerim…). Yazma zamanı sonunda geldi.
Şu aralar ne okuyorsunuz? Çağdaş yazarları, arkadaşlarınızı, klasikleri okuyor musunuz? Öyle ise neden? Değilse neden?
Saydıklarınızın hepsi. Çağdaşlarımı (hem İspanyol hem yabancı) okuyorum, bazıları aynı zamanda arkadaşım. Onları okuyorum çünkü ilgimi çekiyorlar, çünkü merak ediyorum, çünkü günümüzde hangi fikirlerin dolaşımda olduğunu bilmek istiyorum. Tutkulu bir okuyucuyum. Okuyarak uyku saatlerimi harcıyorum, bunu mutlulukla yapıyorum. Bence insanlar çağdaşlarını okumayı bırakıyorlarsa ya enerjilerini kaybetmekteler ya da en kötü halde, kibirliler. Çağımızın büyük eserler, büyük yazarlar, büyük şiirler çıkarmayacağını farz etmek oldukça iddialı, hatta saçma. Klasikleri de okuyorum çünkü arada mutlaka mücevherlerle karşılaşıyorsunuz; aslında İspanyol yayımcılar daha önce çevirisi yapılmamış olan ancak artık vazgeçilmez kabul edilen eserlerle bizleri şaşırtmaya devam etme yeteneğine sahipler. Çeşitli okuma atölyelerinde eğitmen olarak da kitapları yeniden okuduğum oluyor, bu yolla şimdiki ben-birkaç yaş daha almış olarak-daha genç bir ben’in okumuş olduğu bir metinle karşılaşıyor ve şaşırtıcı olarak farklı buluyor. Bu deneyimi öğrencilerle paylaşmak hoşuma gidiyor. Ve her şeyden biraz okumaya çalışıyorum: çoksatanlardan noir’a, bilim kurgudan şiire, fikir edebiyatından çizgi romanlara, gerilimden tarihi romanlara kadar. Fark etmediniz mi? Okumanın sonu yoktur.
Yayım tarihi 19 Kasım 2015
KÜNYE:
KİTABIN ADI: ATİLLA'NIN ATINI ÇALAN ÇOCUK
YAZAR: IVAN REPİLA
ÇEVİRİ: ÖZNUR KARAKAŞ
KAPAK TASARIMI: ÖMER FARUK YILDIZ
SAYFA SAYISI:87
YAYINEVİ: DERGAH
YAYIM YILI: EKİM 2020


Yorumlar