top of page

BEYAZ KALE postmodern roman

  • Yazarın fotoğrafı: dilek yiilmaz
    dilek yiilmaz
  • 30 Nis 2019
  • 5 dakikada okunur

Dilek Kitaplığı kitap kulübümüz de üzerinde en çok konuştuğumuz romanlardan biri oldu BEYAZ KALE. Anlatım tarzı olarak post modern roman olarak nitelendirilen BEYAZ KALE'de okuyan herkes kendince farklı bir son hayal etti. Romanın karakterlerinin hangisinin hayal hangisinin gerçek olduğuysa yazarın bildiği bir gerçek ya da belki de bir noktadan sonra o da hayal ile gerçeğin içinde yitip gitti.

Bu romanı güzel kılan unsurlardan biri Orhan Pamuk'un romanıyla ilgili bilgilendirici bir metin olarak sunduğu SONSÖZ. Benim elimdeki baskıda syf 183'te başlayan sonsözde yazar: "Şu diyeceklerimi, kitaplarını, onları sevip okşayarak yazacak kadar akıllı yazarlar bilirler: Kimi romanlar vardır, yazarlarını ne kadar mutlu eden, yerli yerinde bir “son”la biterlerse bitsinler, kahramanları, yayımlanan kitap dışında serüvenlerine yazarın hayallerinde devam ederler. " (BU NOKTADA ÖZEL BİR NOT İLETMEK İSTERİM; BİR ÇOK YAZARIN, ÖRNEĞİN AYFER TUNÇ’UN KARAKTERLERİNİN HAFIZASINDA YOLCUĞUNA DEVAM ETTİĞİ VE TEKRAR TEKRAR YAZDIĞINI DİNLEMİŞTİM. ) Orhan Pamuk 19.yy yazarlarının aynı nedenle eserlerini iki üç ciltte toparladıklarından bahsediyor; örneğin Tolstoy, Victor Hugo gibi.

Bu sonsözde BEYAZ KALE 'nin daha Pamuk’un ilk romanını yazdığı (Cevdet Bey ve Oğulları) sırasında aklında olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda bu romana zemin oluşturacak, bir nevi zemin etüdü çalışmaları yaptığını da öğreniyoruz. Örneğin Ünlü Osmanlı astronomu Takiyüddin’i yazara tanıtanın Prof Sühely Ünver’in İstanbul Rasathanesi isimli kitabı olduğunu anlıyoruz.(syf.186)

Metin içinde yazarın ülke kültürü eleştirisi var, “Belki de, insanların kendilerini, okudukları kitaplarla değil, işittikleri sözler ve başkalarına duydukları hayranlıklarla değiştirdiği bir ülkede yaşadığımız için, Kahin’imin bilimi batıdan gelen birisinden öğrenmesine karar verdim.... Bu iki arasındaki ruhsal ilişki ve gerilim bir anda hikâyemin temel noktası oluverdi.

Çeşitli yazarlardan öykünmeler var, (syf.188) müzisyen olmak istedği için öykündüğü Mozart’ın adını kendi adına ekleyiveren ETA HOFFANN’IN ÇİFT TEMASI ÜZERİNE KURULU KİTAPLARININ FARKINDAYDIM TABİİ, EDGAR ALLEN POE’NUN SİNİR BOZUCU HİKÂYELERİNİN DE, SON BÖLÜMDE, SLAV KÖYLERİNDEKİ SARALI PAPAZ EFSANESİYLE SELAMLADIĞIM DOSTOYEVSKİ’NİN ÖTEKİ ADIYLA ÇEVRİLEN İSYAN ETTİRİCİ ROMANIN DA.  

Bu yazarlar ve romanları üzerinde de durabiliriz ama verilen üç örnekte hastalıklı bir ikilik üzerine hikâye edilmiştir desek ve şimdilik fazla detaya girmesek yeterli olacaktır.

YAZAR BU NOKTADA İLGİNÇ BİR İTİRAFTA BULUNUYOR: “Beyaz Kale’nin elyazmasını, İtalyan kölenin mi, Osmanlı Hoca’nın mı yazdığını ben de bilmiyorum. (Yazardan çok kahramana ininmak bizim roman geleneğimizin önemli halkalarındandır)

ZAMAN PLANLAMASI: Hikâyemi, yalnızca tarihsel olarak uygun düştüğü ya da renkli ve civcivli bir dönem olduğu için değil, aynı zamanda kahramanlarım Naima, Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi’nin yazdıklarından yararlanabilsinler diye 17.yüzyılın ortalarına oturtmaya karar verdim, ama daha önceki ve sonraki yüzyıllarda yaşanmış birçok küçük hayat parçacığı da, seyahatnameler aracılığıyla kitabıma sızdı.

Roman epigrafla başlıyor. Yeri gelmişken bir eserin veya bir bölümün başlangıcında, birazdan okuyacaklarımızı bize çaktırmadan (ya da çaktırarak) özetleyen edebi alıntıdır epigraf . Ve birçok yazar metinlerine bu şekilde başlamayı sever.

Alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve hayata ancak unun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder?”

Marcel Proust’tan çeviren Y.K. Karaosmanoğlu

BEYAZ KALE'nin çok kısa bir özetini vermek gerekirse, hikaye Faruk Darvınoğlu isimli kişinin 1982 yılında el yazmalarını nasıl bulduğunu anlatmasıyla başlıyor. Kitabı kendi hikayesi gibi günümüz türkçesine çevirip, bir yayınevi buluyor ve yayınlatıyor.

Bu el yazmasında Venedik’ten Napoli’ye bir gemi yolculuğu var. Gemide korku ve telaş, Türk ve Mağripli kölelerdeyse sevinç var çünkü Türkler gemiyi ele geçirmek üzere…. Sonrasında köle olan bir bilim adamıyla Osmanlı İmparatoru'na yakın bir bilim adamının iç içe geçecek hikâyesine şahit oluyoruz. Bu şahitliğimize veba salgını, törenler, savaşlar, zaman zaman deliliğe varan hırslar, hurafeler, geçmiş ve gelecek eşlik ediyor.

Romanı okurken dönem olarak kimin zamanında geçtiğini araştırdım. İşte size KISACA SULTAN IV. MEHMET KİMDİR? (1648 – 1687)

Avcı Mehmed

Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan’dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim’in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte “Avcı Mehmed” olarak anılır.

İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı.

Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oy birliği ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693’de Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a gönderildi ve Yeni Cami’deki türbesine, annesi Turhan Sultan’ın yanına defnedildi.

Erkek çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid.

Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan.

OKURKEN GELİŞEN SORULAR?

Dünyanın bir çok bölgesini yöneten Osmanlı bu kadar mı çaresiz, bu kadar mı bilinçsiz bir haldeydi? Evet bu soruyu sormaktan kendimi alamadım. Tabii cevaplarım da oldu ama sanırım her okuyucu bu soruyu sormayacaktır. Eğer soracak olursa da vereceği yanıtlar kendince olacaktır.

Son olarak kitaplar kitaplara açılan kapılar oluyor demek istiyorum ve bir kitap okurken ben de çok araştırma yaptığım için karşıma çıkan güzel bir söyleşinden kısa bir alıntı yapmak istiyorum. Bu söyleşi T24'de yayınlanmış. Nilüfer Kuyaş'ın Oğuz Demiralp ile yaptığı bu söyleşide Orhan Pamuk, eserleri ve edebiyatı üzerine detaylı bilgi bulacaksınız. Söyleşinin linki burada

"Oğuz Demiralp’in alışılmışın dışında bir edebiyat okuru ve denemeci olduğunu öteden beri biliyoruz. Kendisi aynı zamanda yakın tarihin en önemli dönüşümlerini geçirmiş ülkelerde görev yapmış bir diplomat ve gittiği her ülkede önemli bir edebiyatçı monografisi yazmış./İran’da büyükelçiyken Kör Okur /Sadık Hidayet Üzerine Kör Baykuş Merkezli Okuma Denemesi kitabını yazdı; Berlin’deyken benim belki en çok sevdiğim kitabını, Tanrı Bakışlı Çocuk /Walter Benjamin Üzerine 49’a Parçalanmış Deneme’yi kaleme aldı; Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında Kutup Noktası ve Tanpınar’a Biraz Huzur Verelim adlı iki kitabı var./Emekli olmadan önce büyükelçi olduğu Meksika’dan Ay ile Yıldız Ayrı Düşünce /Juan Rulfo Edebiyatı Üstüne Bir Okuma kitabıyla döndü.Kitapları bugüne kadar hep Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Demiralp, bu sefer Orhan Pamuk kitabıyla Kırmızı Kedi Yayınları’na konuk olmuş. Kitap biraz daha az dizgi hatasıyla çıksaydı ne iyi olurdu demeden edemeyeceğim, fakat çok sevdiğim bir denemecinin, çok sevdiğim bir romancı hakkında söylediklerini nasıl merakla okuduğumu tahmin edebilirsiniz, hem de bazı görüşlerinin olumsuz olacağını peşinen bildiğim hâlde.Oğuz Demiralp’in okur ve denemeci, Orhan Pamuk’un romancı olarak kâğıt üzerindeki karşılaşmaları bana çok ilginç geldi.Sevgili Oğuz, Orhan Bey ve Kitapları’nı okuyanbir yakınım ''Nihayet Orhan Pamuk ile ilgili düşüncelerimi doğrulayan bir kitap okudum, Türkçesi kötü, ama çok iyi bir hikâye anlatıcısı” dedi. Sen de Orhan Pamuk'un Türkçesini beğenmeyen, üslubunu zaman zaman özensiz bulan kamptasın. Peki sence iyi bir hikâye anlatıcısı mı?Orhan Pamuk roman sanatını bilen birisi. Dolayısıyla iyi bir hikâye anlatıcısı aynı anlama geliyorsa öyle demek lazım.Çok içten ve sözünü sakınmayan, eleştirel, aynı zamanda ironik bir kitap yazmışsın. Orhan Pamuk ile ilgili övgü ve yergi iç içe.Hiçbir şey siyah beyaz değil. Beğendiğim tarafı da beğenmediğim tarafı da var. Hepsini bir araya koyayım dedim.Kitabında övgü mü yergi mi ağır basıyor ben karar veremedim.Bu çok öznel bir konu. Orhan Pamuk, dünyası itibariyle benim yazarım değil. Oğuz Atay’a, Yusuf Atılgan’a yakınlık duyarım. Bilge Karasu' nun bazı hikâyelerine, Tanpınar’a yakınlık duyarım.Yani öznel açıdan bakınca benim yazarım değil. Ama bu onun kalitesiyle ilgili bir konu değil. Bu benim tamamen öznel, okur olarak bakışım.Pamuk’un dilini çok beğenenler de var, kitapta da söylemişsin, Yıldız Ecevit’ten alıntı yapmışsın, bilerek böyle yazıyor, dile yenilik getirmek için diye bir ifadesini aktarıyorsun, tartışmayı nesnel biçimde ortaya koyuyorsun. Senin Pamuk’un Türkçesini beğenmemenin nedeni nedir?Orhan Pamuk’un üslubu ve Türkçesi konularına kitapta çeşitli örnekler verdim, bu kez kısaca şunu söyleyebilirim: Orhan Pamuk’un üslubunu beğenen ve Türkçeye katkı yaptığını düşünenler, kitapta dediğim gibi, elbette var… Bu konuyu basit bir karşılaştırma yoluyla sonuca bağlayabiliriz./Pamuk’un üslubunu, Türkçesini beğenenler onun en iyisi diyebilecekleri birkaç sayfasını seçsinler, Bilge Karasu’nun bir metniyle, örneğin Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile yan yana koysunlar. O zaman benim ne demek istediğim daha da iyi anlaşılabilir.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page