BİR ROMANDA İSTANBUL'UN İZİNİ SÜRMEK
- dilek yiilmaz
- 8 Eki 2021
- 9 dakikada okunur
DELİ AŞK / PERİDE CELAL / İSTANBUL’UN ROMAN HARİTASI
Bu romanda büyük, tutkulu ve tüketen bir aşk hikayesi var. Dönem 70’ler ve 80’ler. DELİ AŞK’a konu olan tutkulu bir o kadar da yıkıcı aşkın bir de tam tersi naif bir aşk da yaşanır satır aralarında. Ama ne yazık ki her iki hikâye de hüzünle sonlanır.
Romanın konusuna farklı bir yazımda değinmiştim. Burada ise başka bir açıdan ele almak istiyorum: Bir şehir gezgini bir flanöz, olarak. DELİ AŞK romanın en büyük özelliği İstanbul ve Paris arasında mekik dokuması. Okuyucu romanı okurken sanki her iki şehri de yanında bir rehber eşliğinde geziyor hissine kapılıyor. DELİ AŞK ‘ta aşkın tüketen ve bağımlılık yaratan gücünün karşısında yaraları iyileştiren gücünün de olabildiği görüyor, ön yargılardan sıyrılarak satırlar arasında kayboluyorsunuz.
Romanlarda İstanbul’un izini sürmek ise çok keyifli, bir o kadar da öğretici. Bu çalışmayı o günlerde gündem olan “İSTANBUL'UN ROMAN HARİTASI” isimli bir proje için hazırlamıştım. Projede yer alan herkes farklı bir kitap üzerinden çalışmıştı. Benimde elimde o günlerde yine çok geç keşfettiğim için bir yandan hayıflandığım, Peride Celal’ın DELİ AŞK romanı vardı. Okudukça bu proje için tam da biçilmiş kaftan olduğunu düşündüm. Romanda Peride Celal sanki kahramanın elinden tutmuş adım adım İstanbul’u dolaşıyor gibi. Üstelik peşine biz okurlarını da katıyor.
Lafı çok fazla uzatmadan romanda geçen İstanbul pasajlardan bahsedelim isterseniz...
BİRİNCİ BÖLÜM
Hikaye gazeteci Cem Soner’in Ayazpaşa’da, yeni taşındığını anladığımız lüks dairesine girişiyle başlıyor:
“Kapının zincirini taktı. Feneryolu’ndaki evde alışmıştı buna. Zekiye Abla hırsızlardan korkardı. Haklıydı. Ağaçların arasında boğulan ev, geceleri masallardaki perili köşkler gibi ürkütücüydü.
//
Yeni apartmanın sokağı da pek tekin sayılmazdı. İstanbul artık yalnız geceleri değil, gündüzleri de korkutan bir kent olmuştu.”
syf.7
Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinde uzun yıllardır köşe yazarlığı yapan, yaşına göre genç aynı zamanda çapkın ve yakışıklı gazeteci Cem Soner’i birinci bölümde tanırken onun İstanbul’unu takip ediyoruz, örneğin sıklıkla takıldığı bir bardan birlikte çıkıyoruz…
“Yan sokaktan çıkıp Valikonağı Caddesi’ne sürdü arabayı. Harbiye’den Taksim’e doğru yollandı.”
syf.24
Romanın karakterlerinden biri de Cem’in karısı ve romanın başkahramanı Elif’in, ablasının kızı Sibel. Evli, çocuklu, çok güzel bir kadın. Kendi işini yapıyor, antikalara meraklı ve Elif, ablasına aynı zamanda da eniştesi Cem’e hayran genç bir kadın,
“Evi eğlenceli bir pazardı Sibel’in. Eşyalar orada burada sürünürdü. Elif’in Paris’te küçük antikacılardan, ‘Marche aux Puces’den alıp getirdikleri… duvarlarda eski İstanbul gravürleri, oradan buradan topladığı renkli kapı tokmakları, balkon kapılarında boncuktan sinek perdeleri, pencere kenarlarında Osmanlı sedirleri, büyük yastıklar…”
syf 35
tüm bunlar eski İstanbul evlerinin ihtişamının izleri gibidir. Romana İstanbul’un zenginliği hakkında renkli hayaller kurma fırsatı verir.
Romanın içindeki en renkli karakterlerden biri Zekiye Abla olarak geçen kahya kadındır. Elif’in ailesinin yanına, Feneryolu’ndaki köşke çocukluğunda gelmiş bir daha da ayrılmamıştır. Cem de Elif’le evlendikten sonra bu kadına çok alışmıştır. Cem düşüncelerinde yaptığı yolculuklardan birinde şöyle bir hatırayı canladırır:
“ Zekiye Abla’yı düşünürken köşke gitti aklı. Satın alan müteahhidin köşkü yıktırmaya başladığını söylemişlerdi. Arsaya, dokuz katlı iki apartman çıkacakmış. Zekiye Abla bunu duyunca çok üzülmüştü. Zekiye Abla’yı yatıştırmak için inşaatçının ön bahçeye dokunmayacağı, köşkü eskisi gibi baştan yaptıracağı, yalnız içini değiştireceği yalanını uydurmuşlardı. Kadın gene de, “Ağaçlar ne olacak? Büyük Beyin çınarları, çamlar, fıstık ağaçları, kestane ağaçları, ıhlamurlar” diye, sayıp döküp ağlamıştı.
İstanbul’da birçok eski evin içleri boşaltılarak betondan uyduruk apartmanlara dönüştürüldüğünü bilmiyordu Zekiye Abla. “ syf. 38
İstanbul’un 70’li ve 80’li yıllardaki hızlı dönüşümünün izlerini sürmektedir yazar. Aynı zamanda Türkiye’de değişmektedir. Cem Soner çok büyük bir yazar olduğunu düşünmesine tüm şaşasına rağmen gazetesinden kovulmuştur. Taksim’de dolaşırken şunları düşünür:
“Resimleri, heykelleri eskiyor, meydan açıldıkça küçülen Taksim’deki anıtıyla Atatürk kaybolup uzaklaşıyordu; üstünden silgi geçirilmiş gibi soluklaşarak. Bir ‘mythe’ değildi artık.” syf. 39
Cem sürekli zihninin içindeki düğümlerle yolunu bulur gibi bir düşünceden diğerine atlarken vardığı yer her zaman Elif ‘in hâtırâsıdır:
“Kaç yaşındaydı Sibel? Geçen yıl Elif, Paris’ten geldiğinde, köşkte otuz beş yaşını kutladıklarına göre… Yaşını hiç göstermiyordu. Elif de göstermezdi. İncecik, dal gibi küçük bir kız… Garip giysilere özenir, Paris’te arayıp bulduğu renkli Hint kumaşlarını kendisi biçip diker, kuşanır, işportalardan satın aldığı incik boncukları takınıp Beyoğlu’nda salına salına, kahvelere, kitapçılara, çok sevdiği pasajlara girip çıkarak, yanından geçenlerin bakışlarına aldırmadan keyfince dolaşırdı. Kaç kez uyarmıştı: İstanbul’da olmaz. Adamlar peşine takılır…”
syf. 42
“İstanbul’a geldiğinde değişirdi. Yollara düşer mahalle mahalle kenti dolaşırdı. Geç vakit dönerdi eve. “Ben oturup onu beklerdim. Ona kızardım. Aramızda herşey bitti, diye düşünürdüm. Bitmezdi. Kucak dolusu çiçekler, şarap şişesi kollarında gelip kucağıma koştuğunda… Ne değişken kadındı!”
syf.44
“İstanbul’un büyük bir kasaba olduğuna inanırdı Elif.”
“Karısıyla konuşur gibi yazmak? Bu, daha kolay olacaktı. Bu, son zamanların modasıydı biraz da. Sürdürdü kafasında yazısını: “Senin hiçbir şey umurunda değildi kızım. Bir sonbahar akşamı, ağaçların altına Aya İrini’ye doğru yürürken sen, ‘İşte asıl İstanbul buralar’, diye şiirsel konuşmalar yapar; biraz sonra dinleyeceğin Rahmaninov piyano konçertosu üstüne bilgiç bilgiç konuşurken, yanından kaçıp gitmek istediğimi nereden bileceksin?”
syf.57
İKİNCİ BÖLÜM
DELİ AŞK’ın ikinci bölümünde bu defa anlatıcı ana kahraman Elif oluyor. Onun ağzından aynı aşkın hikayesini dinliyoruz. Elif DELİ AŞK ‘ın yaralısıdır. Yaralarını sarmak için sık sık Paris’e kaçar. Ancak Elif İstanbul’a, doğduğu eve, babaannesine derin duygusal bir bağla sarılmıştır, her defasında acı veren aşkından uzaklaşmak için kaçtığı Paris’te hep İstanbul düşünür. Aklında her zaman İstanbul’a dönüş ve hasret var.
Doğduğu evi bölüm başında şöyle anlatıyor:
“İstanbul, bahçenin içindeki ev, yatak odamdaki cumbası, bahçe kapısının üstüne konmuş çiçekli oymanın içindeki demirle yazılmış 1900 tarihi…”
syf.90
“İstanbul, kocam uzaktı. İstanbul kadar sevdiğim bu kentten de uzaktım. /
İstanbul’a, doğduğum kente de yabancıyım. Kara çarşaflı, türbanlı kadınlara, beyaz takkeli hocalara hacılara, meydanlarda iki parmağı havada kurt kafası çizen çocuklara, bayrak taşıyarak rap rap yürüyen askerlere, okul arkadaşlarıma, Sibel’e, başka yakınlarıma, şu dünyaya yabancıyım. Küçük haberler, yazılarla bizi aşağılayan Fransız gazetelerine yabancıyım.”
syf. 94
“İstanbul doğduğum, kök saldığım kent. Benim kentim. İstanbul başka. Renk renk küçük yapıtların birbirine yapıştığı, biçimsiz, gösterişli iş kulelerinin arasında boğulan semtleri sayıyorum bir bir. Eski Feneryolu’nun çiçekli bahçelerini, beyaz, küçük köşklerini anlatıyorum. Bizim sokak, yeşili tükenip betonlarla birbirine girmeden önce, asfalt yol çöplerle dolmadan önce…” Beni dinlemiyor Cem. Zamanın değiştiğini, İstanbul’un büyük bir metropol olduğunu söylüyor. “
“Modiano ile kendimi özdeşleştirir gibiyim. Neden? Üniversiteye girdiğim ilk yıllarda, Modiano Paris’te, o mahalleden bu mahalleye dalıp çıkarak roman kahramanlarının peşinde dolaşırken, ben Beyazıt, Sultanahmet, Fatih, oralarda, ara mahallerde eski İstanbul’u bulmaya çalışırdım. Şiirler dolanırdı kafamda. Kapalıçarşı’ya giderdim. Dış kapının yanında sergilenen açık pazardan incik boncuk, babaanneme renk renk oyalarla bezeli yemeniler alırdım.”
syf.104
“Sultanahmet parkında, Ayasofya’ya yakın kahvelerde oturur, defterimi açar, şiirler yazardım. Şiirlerimden bazıları birkaç önemsiz dergide çıktığında sevinçten deliye dönerdim. Gençtim, güzeldim, Cumhuriyet kızıydım ben. Atatürk’e inanıyordum. O zamanlar benim gibi ona tapanlarla doluydu üniversite. Kocaman bir evim vardı. Ağaçlarım vardı. Babaannem sevgi kaynağımdı. Sonra bir gün Cem’i tanıdım. Birdenbire inançlarım, sevinçlerim, şiirlerim hepsi yok oldu.”
syf.105
“Ben evimi, İstanbul’u çok severim. Bu yüzden sık sık gidip geliyorum ülkeme.”
syf.107
Elif İstanbul’dan kaçıp kaçıp soluğu Paris’te alıyor ama Paris’e döndüğü an yine doğduğu şehri özlemeye başlıyor. Hatta çok sevdiği yeğeni Sibel bile onun bu gidişlerini anlamadığını düşünürken, hem aşkına hem de İstanbul’a özlemini kelimelere döküyor:
“ O kız nereden bilecek Cem’i deliler gibi özlediğimi, Paris’te ne kadar sıkıldığımı, rüyalarımda bahçenin, evin üstünde uçtuğumu? Kristof’a, gün akşama erişirken güneşin kızıla boyadığı camilerin anlatılmaz güzelliğini, bulutların gölgesinde gümüşlenen denizde büyük gemilerin arasından küçük beyaz fareler gibi adalara doğru kaçarcasına kayıp giden vapurları anlatmaktan usanmıyorum.”
“Bir parya değilim ben. Benim güzeller güzeli bir kentim var. Benim orada, evim var. Bahçem, ağaçlarım, Zekiye Ablam, Sibel hepsi birdenbire üşüşüp üstüme yürüdüler. Yabancı bir ülkede, kendini beğenmiş insanların arasında ezilmek, hor görülmek, geri kalmış bir ülkenin insanı yerine konmak?”
syf.121
“Bizim Feneryolu’nda, kasabımızı, bakkalımızı silip götürdü yeni mahalleler. Bakkalların yerini yeni marketler aldı. Bahçelerinde leylaklar açan, duvarlarından morsalkımlar sarkan ıhlamur kokulu yollarımız yok artık. Lodos rüzgârlarında dallarından dibine dökülen, ellerimizi dikenleriyle kanatarak topladığımız at kestaneleri, ıhlamur ağaçlarının gölgesinde oynadığımız ara yollar da yok. Güzel ne varsa kirlendi. Şimdi kente ‘metropol’ diyerek övünen para babaları, onların peşinden giderek, onlar gibi olmaya özenen orta sınıf burjuvalar var. “
syf.122
Bir kızgınlık anında kocası Cem’e şöyle veryansın ediyor Elif:
“Sen kentlere bakarsın, görmezsin. Doğduğun kenti bile! Sen İstanbul’u eski Babıâli’den, Beyoğlu’ndan, yozlaşmış alafranga semtlerinden, Boğaz kıyısındaki meyhanelerinden bilirsin. Senin için eski İstanbul sokakları, o güzelim sıram sıram camiler yoktur. Kadıköy bile bir köydür senin için.”
syf.124
Elif’in Paris’te kendini bulduğu bir dostu vardır: Kristof. Sonradan bu adamla dostluğu engellenemez bir aşka dönüşecektir.
“Birbirimize bakıp güldük. Bir zaman konuşmadan oturduk. İkimiz de başka yerlerdeydik. O Tibet’e doğru yola çıkıyordu. Hindistan’dan geçiyor, Nepal Katmandu yollarına düşüyordu. Ben, İstanbul’da Aya İrini’nin pencerelerine konan kuşları seyrediyor, İslam sergisini dolaşıyor, Piyer Loti Kahvesi’nde, uzakta kızıl ışıklar içinde Haliç’in sularında güneşin eriyip kayboluşunu seyrediyordum.”
syf.127
Cem’le gençliğinin İstanbul’u da hep aklındadır Elif’in…
“Senin birdenbire gelip karşıma oturduğunu, ‘Bu gürültülü kahvede, bu yabancı adamla işin ne senin?’ diye kolumdan çekip aldığını hayal ediyorum. Evet işim ne benim burada, yabancılar arasında? Beyoğlu’nun kalabalığında el ele tutuşup yürüdüğümüz neşeli gençlik günleri… Sarhoş olduğumuz ucuz meyhaneler, ısınmak, birbirimize sokulmak için girip çıktığımız sinemalar, yeniden buluşacağımızı düşünerek ayrıldığımız parklar, deniz kenarları…”
syf.128
Bir gün Cem’in ısrarlarına ve özlemine dayanamaz İstanbul’a döner. Aşağıdaki satırları okuyan okuyucu belki de hangisine daha aşık olduğunu sorgular Elif’in...İstanbul mudur vazgeçilmeyen, yoksa sevgili mi?
“İstanbul’um benim, dağılmışlığı, kalabalığı, her cinsten insanın, hırsızın, orospunun karmakarışık yaşadığı, vurguncuların semt semt paylaştığı görkemli bir kent… Güzeller güzeli Koman’ın Akdeniz heykeli gibi kollarını açmış, beni kucaklıyordu yeniden.”
syf.133
“Ben eve kapanmıştım, evi yaşıyordum. Bahçede, duvar kenarlarında çim papatyaları küçük beyaz başlarını gösteriyorlardı. Erik ağaçları çiçeklerini vermeye başlamışlardı. Ağaçların çevresinde açan birkaç zambak, sarı, ipek başlarıyla sevindirdiler beni. Evim, bahçem, doğduğum yer…”
syf.135
İstanbul Cem için de vazgeçilmezdir…
“Şu ışıklara bak, Tatarcık. Ne güzel görüntü! İstanbul’u hiçbir yere değişmem, hele senin Paris’ine hiç…”
syf.140
O yıllar eskinin hızla yok edildiği yerine yeni diye rant kulelerinin dikilmeye başladığı ilk zamanlardır İstanbul için. Cem ve ailenin diğer üyeleri Elif’e baskı yapar Feneryolu’ndaki evi satmak hızla modern yaşama ayak uydurmaktır niyetleri.
“Bu ev benim için çocukluğumun İstanbul’u. Bu ev benim doğduğum ev. Sevdiğim insanlarla kaynaştığım, ilk gençliğimin odaları, sofaları burada. Babaannemin, babamın, annemin, teyzelerimin sevdiklerimin izleri sürünüyor duvarlarında, bahçesinde. Satarsam evle beraber onları da kaybederim. Her şeyi, her şeyi kaybederim.”
syf.150
“Cem geldiğinde Paris, Paris olmaktan çıkıyor. Rengi değişiyor, insanları donuyor, yıllar çok uzayıp yorucu olmaya başlıyor. Parklar, bahçeler çıplaklaşıyor. Yüreğim bütün sevgilere kapanır birdenbire. Paris’in grileşen rengi Cem’in yüzüne vuruyor, soluklaşıp çirkinleşiyor. Sanki Eyfel kulesi gibi bir demir yığını kolumda taşıdığım. İstanbul’da öyle değil. İstanbul’un masmavi gök kubbesi altındayız. Yıldızlar uçuşuyor, denizin dalgaları yürüyor üstümüze. Gençliğimizin coşkusunu buluyoruz yeniden. Peş peşe şarap şişelerini açıyor Cem.”
syf.162
“Kıyıların kıvrım kıvrım sardığı İstanbul, pırlanta kolyesini takmış, denize ışıklarını salıyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu.”
syf.172
Elif’in Paris’te yaptığı bir sabah yürüyüşü onu yine İstanbul’a götürür…
“İstanbul, minareleri, balıkçıları, eski köprüsü, masmavi gökyüzüyle üstüme üstüme geldi, sardı beni. Parisli değil, İstanbullu olmanın sevincini duydum içimde. Özlem doldu yüreğime. Cem, Sibel, Zekiye Abla, eski evim her şey oradaydı. Bütün sevdiklerim.
Böyle bir sabah yürüyüşünü İstanbul’da yapmaya kalkmıştım bir kez. Güzel bir bahar günüydü. Cem’i uykuda bırakıp sokağa fırladım. Vapurla karşıya, Sirkeci'ye geçerken yukarıda, güvertede, ceketime sarılıp küpeştede denizi, kıyıları seyrederek rüzgâra verdim yüzümü. Vapurdan çıkınca Galata Köprüsü’nden Eminönü’ne yürüdüm. Köprüdekilerin arasına karışmak, onlarla beraber köprü parmaklıklarından eğilip uçlarında, kirli suların rengini taşıyan sıska balıkların sallandığı oltalara bakmak, ‘Rastgele’ deyip şakalaşmak balık tutanlarla. Yanı başlarında dolanan simitçiden taze simit alıp yiyerek, avucumda ufaladıklarımı martılara savurarak…”
“Köprünün üstünde, balık tutanların arasında vapurları, denizi, martıları seyredip Fransa’da özlemini çektiğim kentimi içime sindirmeye, keyiflenmeye gitmiştim oraya. Lepsi buydu. Süleymaniye, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Parkı, Beyoğlu’na çıkan oyuncak Tünel, çocukluğumda babaannemle beraber bindiğim kırmızılı yeşilli tramvaylar ve Boğaz; andığımda içimi özlemle yakan…”
syf.199
“Yakamı düzelttim. Kemerimi sıktım, yürümeye koyuldum. Bugün İstanbul doluyum. Paris’te değil, İstanbul sokaklarında yürüyorum. Başım eğilmiş yere bakıyorum. Anılardan, İstanbul’dan kopmamak için. Beyoğlu’ndayım. Pasajlara girip çıkıyorum. Eski ipekçi, düğmeci, astarlık kumaş satan dükkânlar yok artık. Babaannemin alışveriş için elimden çeke çeke götürdüğü dükkânlar da yok. Anımsamaya çabalıyorum: Zaharyadis, Karleman, Beyker… Beyker’den bana beyaz botlar alırdı. Pabuçları ayaklarımı sıktığı için o dükkâna girmek istemezdim. Muhallebiciye girdiğimizde sevinirdim. Tavuklu pilav, çok sevdiğim sütlaç, iki porsiyon... Hacıbekir’de kavanozlarda parlayan kırmızı, sarı pembe, beyaz akide şekerleri. Her renk için ayrı bir küçük külah.”
syf.200
Kristof, sürgüne geldiği Paris’te Elif’i en iyi anlayan insandır. Ona da sık sık aşkla bağlı olduğu şehrini anlatır Elif…
“ Konuşmaya başladım. İstanbul’u, orada baharın geldiğini ve Boğaz tepelerinde erguvanların pembe, mor açtığını anlattım. Bahçemde erik, şeftali ağaçları diplerine döker rüzgârda çiçeklerini. Bir şenliktir orası şimdi. Kuşlar başka türlü öter… Arka taraftaki salkımsöğütün dalları arasındaki kuş yuvaları çoğalır. Zekiye Abla, ada yaseminini kapı önüne çıkartır bahçıvanla. Begonyaların başları büyümeye başlar pencere önlerinde.”
syf.212
İstanbul’un çirkin yüzleri de vardır Elif için ama onları çoğu zaman kocasının - delicesine aşık olduğu adamın- omzuna yaslanarak görmezden gelir:
“ Kentin çirkinliğini, otobüslerde sıkışıp birbirinin üstünde ezilen yorgun insanları, tarafikte duraklayan arabaların yanına yaklaşarak çiçek, simit satmaya çabalayan soluk yüzlü çocukları, eteklerini savurarak kıvıra kıvıra yürüyen türbanlı küçük kızları, ölümü çağrıştıran kara çarşaflıları, hepsini unuturum.”
syf.217
Elif acı çekiyor, deli aşkı büyüsünü yitirmiştir. Ayrılık vaktidir...
“Bugün gene telefon etti. ‘Akıllı karım, sana gereksinmem var. Yatağımın yanı bomboş. Gel artık.’ diye. İstinye’de koyun temizlendiğini, balıkçı kayıklarının kıyıları doldurduğunu, tepelerde erguvanların açtığını söylüyor. ‘Senin İstanbul’un bahar ne güzel olur, bilirsin.’ diyor. At Kestanesi ağaçlarının çiçeklerinin renkli fenerler gibi bahçeyi şenlerdiğini, sabahları yaseminlerin mis kokularıyla uyandıklarını anlatıyor. Evi satmaktan söz etmiyor. Yalnızca, gelip geçenlerin yüksek apartmanların arasına sıkışıp kalmış köşke şaşkın baktıklarını söyleyerek alay etmekten kendini alamıyor. Boğazın mavisini, camileri, Aya İrini’nin yakınındaki yorulup oturduğumuz küçük kahveyi, parkları bahçeleri, benimle gezerken öğrendiği kenti anlatıyor.”
syf.222
“İstanbul’da, ‘kaymak tabaka’ şık, korunmalı barlarda eğlenirken, Beyoğlu’nda, iç sokaklarda, meyhanelerde kavgalar sürüp gider. Cinayetler pusuda beklerken fahişeler pazara çıktığında, karanlık, kentin üstüne inip pisliklerini sarmalar: Kenar semtlerinde, sessiz evlerinde insanlar geceyi üstlerine çekip tedirgin uykularına dalarlar. “
syf.224

Yorumlar