top of page

FİKRET ÜRGÜP HAKKINDA

  • Yazarın fotoğrafı: dilek yiilmaz
    dilek yiilmaz
  • 22 Nis 2020
  • 8 dakikada okunur

DİLEK KİTAPLIĞI kitap kulübümüzün Mart 2020 toplantısının kitabı FİKRET ÜRGÜP BÜTÜN HİKAYELERİ 'ydi. Geleneği bozmayalım ve şöyle başlayalım: FİKRET ÜRGÜP, Hikâyeci (D. 1914, İstanbul - Ö. 8 Mart 1977, İstanbul). Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi (1940) mezunu. İç hastalıkları uzmanı (1946) oldu. 1954-59 yılları arasında Amerika’da psikiyatri eğitimi gördü. Ayrıca İngiltere’de üç yıl psikiyatri üzerine çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönerek serbest hekimlik yaptı. Yalnızlık ve yabancılaşmayı işleyen özgün hikâyeleri ve şiirleri, 1951 yılından itibaren Yeni İnsan ve Yeditepe dergilerinde yayımlandı. Mezarı Çengelköy’dedir. ESERLERİ: MONOGRAFİ: Şizofreni (1964).HİKÂYE: Van (1966), Kısa Lodos Hikâyeleri (1968). GÜNLÜK: Dosdoğru Günlük (haz. Meltem Vardar - Levent Yılmaz, 1995).ÇEVİRİ: Kaçak (1941) – Şehvete Düşkün (1945) (W.S. Maugham’dan, N. Sander ile).

Evet tanıtım yazımıza Fikret Ürgüp'ün biyografik bilgilerini verip teknik bir boyutla giriş yapabiliriz. Bu bilgi bizi çok iyi eğitim almış, kalburüstü bir kişinin izini sürmekte olduğumuz yanılgısına götürür. Yanlış… tamamıyle yanlış olur bu bizim izini sürdüğümüz kişi bir sanatçı. duyarlı bir adam. duygusal bir insan. O : “Fakat çöken bir tek şahsiyeti bile kurtarmak bütün emeklere değer.” diyen bir tıpçı. (Fikret Ürgüp'ün Bütün Hikayaleri syf.14)

Fikret Ürgüp ve Ahmet Hamdi Tanpınar

Haldun Soygür, ki kendisi de bir hekimdir ve yıllarca Fikret Ürgüp araştırmaları yapmıştır, Bütün Hikâyeleri’n önsözünde Fikret Ürgüp’ü yaşatıyor: “Fikret’in sözlük anlamı da bu değil miydi zaten: Düşünme, düşünceye dalma…” işte öyle bir adam var karşımızda. 

HALDUN SOYGÜR (Arşivi)

1914'de İstanbul'da Suadiye'de başlayan, Paris, Londra, New York, Pennsylvania'dan geçen ve yine İstanbul'da Çengelköy'de sonlanan bir yaşam... Fikret Ürgüp, altmış üç yıllık yaşam öyküsüne iç hastalıkları uzmanlığı ve psikiyatri uzmanlığının yanı sıra, iki öykü kitabı, bir bilimsel monografi, kitap çevirileri, edebiyat dergilerinde pek çok yazı ve üç resim sergisi sığdırmış ya da sığdırabilmiş. Bir eser olarak Fikret Ürgüp'ün kendi yaşamını ise dört bölümde ele almak mümkün: Birikim, yeniden birikim, üretim ve eksilim yılları.

Birikim ürüne dönüşürken...

Fikret Ürgüp, 1934'te Galatasaray Lisesi'ini bitirip İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başladığında çoktan kitaplarla dolu bir yaşamın ve renkli bir kültür ortamının içine girmiştir. Başta Fransız edebiyatı olmak üzere Batı edebiyatı üstüne çok kafa yormuştur. Sait Faik'le sokaklarda ve reçete kâğıtlarında olgunlaşan dostluğu da, Ahmet Hamdi Tanpınar'la, Tanpınar'ın adeta bir sığınak olan evinde gelişen dostluğu da, Özdemir Asaf, Cahit Irgat ve Asaf Halet Çelebi ile olan dostlukları da bu yıllara rastlar. 1950'li yıllarda yayın hayatına başlayan Yeditepe dergisi de bir okuldur Ürgüp için, hem öğrencilik hem öğretmenlik ettiği. Birikiminin ilk ürünlerini ortaya koyduğu mecradır Yeditepe. Edgar Allan Poe, Camillo José Cela, Blaise Cendrars, Tristian Corbiére, Lautréamont, Guillaume Apollinnaire, Gerard de Nerval, Max Jacop ve Franz Kafka üstüne yazılar yazar. Birikiminin usulca ürüne dönüştüğü bir başka mecra resimleridir. Sergiler açar otodidakt ve naif bir ressam olarak. Bir başka 'erken ürün' de herhalde Enver Paşa'nın kızı Mahpeyker Hanım ile evliliği ve oğlu Hasan'ın dünyaya gelişidir. Bu ilişki, ayrı ve trajik bir romandır bana kalırsa!

11 Mayıs 1954, saat 02.35, Fikret Ürgüp'ün yaşamında bir dönemin kapanışıdır: Sait Faik ölmüştür. "Yaşamın büyüsünü yakalamıştı" dediği sevgili arkadaşı; heyecanlarını, kıskançlıklarını, sevincini, kaderini dinlediği; iyileştirmek için çırpındığı hastası Sait Faik... Sait Faik, Fikret Ürgüp için yaşamın fiziksel lezzetini tattıran, elinden tutan, tutkulu sevda sokaklarında dolaştıran, 'an'ı yaşamayı öğreten, benliğinde hem 'entelektüel' insanı hem 'iptidai' insanı barındıran bir yaşama ustası, bir sevgi rehberidir. Lautréamont'u birlikte keşfetmişlerdir.

Fikret Ürgüp'ün psikiyatri ve psikanaliz tutkusu onu kırk yaşından sonra Amerika'ya götürecektir. İçinde Sait Faik'in bitmeyen matemi, psikiyatr olmak istemektedir ve olur da... Bitmeyen matem sürer: "Sen beni cebine koyup gezdirmedin mi Fatih parklarında? Ben seni cebime koyup dolaşmadım mı hastanelerde, hasta koğuşlarında, röntgen odalarında... Çırılçıplaktık senle ben. Seni ne kadar çağırsam nafile. Nefesin yok ki artık, sıcak nefesin."

Amerika'dan 1959'da Londra'ya geçer, doktor olarak çalışır ve 1962'de yurda döner. Evliliği üstüne dar gelen bir ceket gibidir bu yıllarda. Birbirlerine giderek acı verdikleri, statüko ve özgürlüğün çarpıştığı evlilikleri 1968'de bitecektir. Bu arada sevilen, sayılan, aranan bir ruh hekimi olmuştur. Fikret Ürgüp niçin ruh hekimi olmak istemiştir? Bana öyle geliyor ki bu insiyakın ardında, bir yandan kendini daha çok tanıma çabası bir yandan da Ahmet Hamdi Tanpınar'la birlikte kafa yordukları insan ruhunun bilinmeyen ormanlarını, bilinçdışını, gerçeğin ötesini keşfetme merakı vardır. Amerika öncesinde Sait Faik bir kitabını "Fikret Ürgüp Amerika'yı keşfetmeden" diye imzalayarak vermiştir ona. Sanki keşfedilmeye gidilen Amerika değil de, insan ruhunun derinlikleridir. Bunun için gerekli olan yöntemi öğrenmektir. Döndüğünde, birikimini sanatçı dostlarıyla mesela Tanpınar'la paylaşabilmektir.

24 Ocak 1962, saat 05.45, Fikret Ürgüp'ün yaşamında bir dönemin daha kapanışıdır: Ahmet Hamdi Tanpınar ölmüştür. Yirmi yılı aşkın dostu; en güç meslek olan insanlık mesleğini bütün güzellikleri ve bütün çilesiyle yürütüp de sanki hiç güç değilmiş gibi gösteren; yüzündeki çizgileriyle hikâyesini okutturan; herkesle beraber olan, kaynaşan, belki de bu kadar çok sevgiyi bir tek kişiye bağışlayamadığı için bekâr, yalnız ve şair olarak insanlığını yaşayan/yayan Tanpınar... Ürgüp için, Tanpınar'ın evi, penceresinden İstanbul'un billur gökyüzünü seyrettiği, en sevdiği insanların kokularıyla dolu bir mabet gibidir. O Tanpınar şimdi yoktur.

Her kâğıt parçasına yazmak

Artık bir sağaltım aracıdır yazmak. Yazmak ve ne bulursa onun üstüne resim yapmak: kâğıtlara, peçetelere, müsveddelere, eski karton parçalarının arkasına, eski afişlerin arkasına... Eskizler, manzaralar, portreler... Yazın ürünleri ardı sıra gelir: İkişer yıl ara ile Şizofreni, Van, Kısa Lodos Hikâyeleri yayımlanır. Kısırlığa, verimsizliğe, durağanlığa, zihinsel yoksullaşmaya meydan okuyarak yazar. Psikiyatrlığı da kendisi için bir tür 'sağaltım aracı'dır aslında. Başkalarının acıları içinde kendi acılarını uyuşturur. Benzer bir başka 'sağaltım aracı' alkoldür. Üniversite yıllarından eski dostu alkol artık yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuştur.

Tutunduğu her bir sağaltım aracı gitgide tüketir onu. Yaratıcılığının yansıması olan ürünlerinin umduğu karşılığı getirmemesi ciddi bir narsisistik (özsever) zedelenme yaratır. Psikiyatrlığı sırasında profesyonelliği kat kat aşan bir vericilik ile ciddi bir mesleki tükenme yaşar. Sanki dinlediği dertlerden, sorunlardan, acılardan yorulmuştur... Yoğun ve sürekli alkol kullanımı: Bu zaten süreğen bir intihar değil midir? Çok sevdiği oğlundan uzak olmak... Akıllı ve duygulu oğlunun ruhsal sıkıntıları, onun hastalığı karşısında çaresiz kalmak…

5 Haziran 1971, saat... Fikret Ürgüp'ün yaşamında bir dönemin daha kapanışıdır: "Kardeşim" diye seslendiği, "kardeş çocukları (Hasan Ürgüp ve Mustafa Irgat) birbirlerinin kokusunu alırlar" dediği, yakın dostu Cahit Irgat'ı da yitirmiştir. Sanki son kale de düşmüştür. Cahit Irgat'ın 'Sokak' şiirindedir: İnsanlar geçiyor sokaklardan/ Kendi ölüleri omuzlarında.

Yaşamının son sekiz yılında kocaman bir kültür hazinesi yavaş yavaş eksilmektedir artık. Başka türlü gören, başka türlü duyan, başka türlü düşünen bir kırılgan mücevher, acının, alkolün ve sokağın sonsuzluğunda ölüme doğru yürümektedir... Hadım, kör, yabancı, sevgisiz, tamyalnız, paramparça, insanların insanları anlamadığı, iki yüzlülüğün marifet sayıldığı, dürüstlüğün çocukluk-saflık-aptallık ne derseniz deyin- bir dünyada 'yapıt'ını dışavurmakta zorlanan Doktor Fikret, 'yaşam'ını yapıt olmaya adamıştır. Bedensel ve ruhsal örselenişi onu günden güne eksiltmiş, sanki derin bir bilinç ve istençle doktor koltuğundan hasta koltuğuna geçmiştir. Çapa'da, Gureba'da, Bakırköy'de sonuçsuz tedaviler... Meyhanelerde, kulüplerde, dans pistlerinde, sokaklarda, psikiyatri kliniklerinde, alaylarda, sızılarda, ince reddedilişler... Parıltılı bir yıldız, sönmüş bir gezegene dönüşmektedir…

Ölümünü bekliyordur. Geceyle gündüz birbirine karışmış, hep karanlıkta, kendini harcaya harcaya bitiremiyordur. 1964 Eylül'ünde yazdığı, 'birşeyi kalmamış/ yırtık bir çarşafa sarılı/ uykuda/ sabahleyin onu da alacaklar', satırları şöyle geçecektir resmi kayıtlara:

TC S. ve S.Y.B. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi

Hastaneye yattığı tarih: 6.9.1976

Hastalığı: Alkolizm

Ölüm sebebi: Serebral koma

Ölüm Tarihi: 6. 3. 1977, saat 09.30,

Gayri resmi kayıtlarda ise, sıska kedilerin bağırlarına bastığı, tuhaf kadınların hep hatırladığı, sokak köpeklerinin, hastaların, delilerin, serserilerin, kimsesizlerin selam ettiği, "kendi cenaze töreninde bile gülümseyen" kendisi ve karşısındaki olan, ruh hekimi, hikâyeci, ressam ve dosdoğru bir adam olarak anılacaktır.

Bu araştırmalara ve çabalara çok şey borçluyuz çünkü karşımızda muhteşem bir eser var. Biz kitap kulübü söyleşimizde özellikle : Yolculuk, Van, Aşı, Termal Otel, Çivili Sandıklar hikâyeleri üzerinde durduk. Her biri güçlü alt okumalar yapılabilecek, çok katmanlı ve metaforik öyküler... 

Behçet Necatigil'in de yazar hakkında önemli değerlendirmeleri vardır:

Dr. Fikret Ürgüp, çağımız insanının yalnızlıklarını, geçerlikteki değerlere karşı yabancılaşmasını simgeleyen. mecazlı, alegorili ve özgün hikayeler yazdı (…) Van adlı eseri ile ilgili: “Otuz kısa hikaye var kitapta. Sık mecazlar, alegoriler dokusu; olayları değil, izlenim ve atmosferleri belirliyor. Hepsine çağımız insanının bunalım ve yalnızlıklarını, geçerlikteki değerlere yabancılaşmasını duyuran birer deneme, Franz Kafka esprisini güzel özümlemiş birer düzyazı şiir gözü ile de bakabiliriz. Ürgüp karakteristiği en belirgin çizgileriyle “Yolculuk”, “Van”, “Orada” “Tenis Topu”, “Hatırlayış” vb. örneklerinde açıkça görülür.” (Behçet Necatigil).

Yine Behçet Necatigil'in çok etkileyici bir makalesi ön söz olarak yayınlanır:

Çivili Sandıklar, Fikret Ürgüp, Everest Yayınları baskısı önsözü

Bir Doktor Öldü, Hikâyeciydi

Behçet Necatigil

Gazetedeki ölüm duyurusunda (Cumhuriyet, 9 Mart 1977) birkaç akrabasının adları, yakınlık dereceleri sıralanıyor, sonra da “Dr. Fikret Ürgüp bu dünyadan kurtuldu. Cenazesi 9 Mart 1977 Çarşamba günü ikindi namazı kılındıktan sonra Çengelköy’deki aile mezarlığında huzura kavuşacaktır” deniyordu. Kim yazdıysa (yoksa çok önceden kendi vasiyeti miydi?) ne kadar yalın ve içten bir gerçeği dile getirmişti. Sanatçı kişiliğini bilenler için zaten gereksizdi hikâyeci olduğunu belirtmek; bilmeyenler içinse, artık bundan sonra hatırlatmak değmezdi!

Rahat günlerde ve huzurda bir boşluk yaşayan; yazdıklarını ancak acılarda, yitik ve sıkıntılarda yazanlar vardır; belki ben de böyle olduğum için, nedenler arasında farklar da olsa, Fikret Ürgüp’ü biraz da bu yüzden seviyordum. Onun yazması için de gerilim, gerginlik ve sarsıntı gerekiyordu. Ölümler de çokluk böyledir, bir yazma kapısıdır. Sağlığında yazamayıp ölümünde yazmak. Ölümlerde bazan birdenbire beni zorlayan şey, bir bağışlanma isteği midir? Ölüler bağışlamaz, ama tek olan ölümün sonrasında çeşitli yaşamalar, unutulmayışlar da var.

Birkaç yıldır ağır bir hastalık geçirdiğini biliyordum. Neydi hastalığı? Adını, ayrıntılarını bilmiyorum, öğrenmek de istemedim. Bir hastanedeydi, hangisi, onu bile bilmiyorum. Öğrensem gidebilir miydim? Ziyaret günleri, saatleri nerden nasıl öğrenilirdi? Kalkıp gitsem kapıdan çevrilebilirdim. Ne nöbetçi doktora kadar ulaşıp özel bir izin koparmak, ne de hastane kapısından bir hademeyle, yazılı bir hatır sorma, bir geçmiş olsun deme kartı göndermek benim harcım değildi. Becerikli olmak, hayat adamı olmak da bir ilimdi.

Çok seyrek karşılaştığım, konuştuğum Fikret Ürgüp’ü sanatçı yönüyle pek beğenirdim. Tekrar tekrar okuduğum pek az hikâye yazarlarından biriydi. Ona bir de mektup yazmış olmalıyım ki, 17 Mayıs 1969 tarihli bir cevabı duruyor bende:

“Ne kadar sevindim bilmezsin mektubuna. Yazıyorum, yapıyorum, kimse takmıyor. Senin anlayacağını zaten biliyordum, onun için yazdım, çabaladım, yaşadığımı anlatmak istedim, sana ve birkaç kişiye. Lodos Hikâyeleri’nin önsözü bunu anlatır. Kimse bir şey yazmadı bu işler üzerinde şimdiye kadar. Ama ben yaşıyorum, seviyorum, dayanacağım.”

Fikret Ürgüp’ün iki kitabı var: Van (1966), Kısa Lodos Hikâyeleri (1968). Kendi bastırdı. Şimdi hangi kitapçılarda bulunur? Yoktur. Doğru dürüst piyasaya bile çıkaramadı, tezgâhlama nedir bilmiyor, hattâ tam adamını bulmuş, bana soruyordu o mektubunda: “Bir yol gösterebilir misin?”

Kısa hikâyelerdi bunlar. Bazıları, kendi deyişiyle “çok kısa hikâyeler”. İki kitabında toplam 42 hikâye. Van kitabını Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü’nde (1971) şöyle değerlendirmişim: “Sık mecazlar, alegoriler dokusu. Olayları değil, izlenim ve atmosferleri belirliyor. Hepsine çağımız insanının bunalım ve yalnızlıklarını, geçerlikteki değerlere yabancılaşmasını duyuran birer deneme,-Franz Kafka esprisini güzel özümlemiş birer düzyazı-şiir gözüyle de bakabiliriz. Van kitabında Ürgüp karakteristiği, en belirgin çizgileriyle, ‘Yolculuk’, ‘Van’, ‘Orada’, ‘Tenis Topu’, ‘Hatırlayış’ vb. örneklerinde açıkça görülür.”

Ürgüp’ün kendi kaleminden hikâye anlayışı, Kısa Lodos Hikâyeleri kitabındaki önsözde dile gelmişti: “Çok kısa hikâyeyi anlamak, hissetmek güç ister. Okuyanın kendine yabancı gelecek yaşantı parçalarına, kendi hesabına iştirak etmesini gerektirir. Gerçek üstü olmayıp sahici gerçek (süperrealizm) insan yaşantısının üç değişik alanını birden içine alır. Onların bir karışımıdır: Bilinç, bilinçaltı ve rüya. Süperrealist hikâyeyi okuyanın, yazarı ve kendini bu üç alanın karışımı şeklinde anlamaya, kapıları açık olması gerekir. (Bu da olur mu?) şaşkınlığından kurtulmak. Hepsi kısa hikâyelerdir. Pul kolleksiyoncusunun, Saksunya vazodan içtiği şekersiz Vermut’tur kısa hikâyeler.

Van hikâyelerini bastırmıştım. Bir kadın okumuş, – korktum, dedi. Korkacak bir şey yoktu. Ne rüya, ne uydurma. Yaşantının ta kendisiydi.

Van’a gittin mi, diye soranlar oldu. – Hayır, ben Van’ı Haydarpaşa’daki trenciler arasında yaşadım.

— Olur mu böyle şeyler? Olur gibi yazmış. Adamı kapatmalı. Deli mi nedir? diyenler oldu. Ne deli, ne bir şey. Ne ayıp, ne günah. Apaçık, sahici insan gerçeğinin yaşantısından parçalardı kısa hikâyeler. Yaşanırken başkadır. Yazılınca sanat olur, eğer okutturuyorsa kısa hikâyeler...”

Ayrı bir üslûp sahibiydi Ürgüp, özgün, taze, çarpıcı biçimlerdeydi hikâyeleri. Yazıları uzun bir süre Yeditepe ve Varlık dergilerinde yayımlanmıştı. Sait Faik’in dostu ve doktoru olmuştu. Sait üzerine en içtenlik dolu, en aydınlık yazıların çoğu onun kaleminden çıkmıştır. O da Sait Faik gibi dünyada rahatlıklar içinde hep bir yadırgamayı beslemiş, büyütmüş, kendi dünyasını boşluk, tedirginlik, uyumsuzluk alanında kurmuş bir sanatçıydı.

— Görüşelim! derdi, bindebir karşılaştığımızda. Telefon numarasını verirdi. Ara beni!

— Ararım, görüşelim!

Ama neyi görüşecektik? Onun hayatı başkaydı, benimki başka. Hikâyeleri bana yetiyordu. Cenazesini Çengelköy’deki aile mezarlığında toprağa verirken çevreme bakındım. Tanımadığım aile fertleri, sonra sanat dünyasından birkaç tanıdık: Leylâ Erbil, Suavi Koçer, Ertuğrul Şevket ve Mîna Urgan. Hepsi bu. O akşam radyo, gene o gün bir başka mezarlığa gömülmüş bir gazetecinin (sıradan bir hikâyeciydi o da) töreni üzerine bilgi verdi; Gazeteciler Cemiyeti sahip çıkmıştı ona. Ve Fikret Ürgüp, bu ilginç hikâyeci, gelebilen beş on kişinin önünde sessizce gömüldü. Hayattır ve cenazelere işimiz engelimiz yoksa, yakın bir yerse ya da çok önemli kişiyse gidebiliyoruz. Doğaldır ve ölümse ölümdür. İster çok kişi, isterse yakınlar, uzaktan sevenler, kim o gün boşsa. Fikret Ürgüp, o hikâyeleri yazan, eminim, bunları çok iyi anlardı. Her sanatçı sevdiği sanatçılarla ölüyor, sonra gene, birkaç saat geçince, uzun kısa yeryüzünde yaşamasına koşuyor. Gemiler geçtikten sonra, deniz üstü dalgasız.                                                     Varlık, (835), Nisan 1977

Geçmiş yıllarda benim katılma fırsatı bulamadığım ama internet üzerinden izlediğim bir söyleşi var. Diyaloglarda Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy Az Bilinen Baş Yapıtlar başlığı altında Fikret Ürgüp konuşuyorlar. Buraya linkini bırakıyorum

Sevindirici olan Fikret Ürgüp'ün eserlerinin yakın zamanda yeniden toparlanıp baskıya verilmesi. Kendisi mutlaka okunması gereken bir değeri bilinmesi gereken bir yazar.

Keyifli okumalar dilerim.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page