top of page

KOLEKSİYONCU

  • Yazarın fotoğrafı: dilek yiilmaz
    dilek yiilmaz
  • 15 Ara 2022
  • 3 dakikada okunur

Bir çok edebiyat tutkunu tarafından eminim çoktan okunmuş olan bir romandan bugün bahsedeceğim: Koleksiyoncu. John Fowles'tan daha önce Ağaçları okumuş Abanoz Kule'ye başlamış ama bitirmemiştim. Bazen araya bir şeyler girer sonra da unutur giderim. Bu söylediğim olay da yıllar önce olmuştu. Okuma yolculuğumda her şeyin kendine göre bir zamanla aktığına inanırım. Tıpkı Koleksiyoncu ve John Fowles'ta olduğu gibi. Geçtiğimiz ay kitap kulübümüzün konuğu olan yazar Taçlı Yazıcıoğlu Koleksiyoncu'dan, öldürücü olan aşk hikâyesinden bahsedince kütüphaneden kitabı buldum ve aldım. Nasıl güzel aktı satırlar ve sayfalar anlatamam. (Yok, aşağıda anlatırım.) İşte bu her okumanın kendine göre bir zamanı olduğu felsefesinden yola çıkarak; kendimi yargılamaktan, arkadaşlarımın ya da takip ettiğim kişilerin okumalarına yetişmeye çalışmaktan vazgeçtim. Sonuçta engin bir okyanusta yüzüyoruz.

John Fowles kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir yazar. Kurgu ustası. Şöyle kısa bir özgeçmişine bakarsak; 1926 - 2005 yılları arasında yaşamış. Romancı, hikâyeci, şair ve denemeci olarak biliniyor. Özellikle mit, gizem ve varoluşçu düşünce üzerine oturttuğu kurgularıyla yüzyılın önemli sanatları arasında yer almış. Metinlerinde deneyler yapmayı seviyor. Disiplinler arasında dolaşıp durmayı, betimleme, anıştırma ile sahneler yaratmayı deneysel bir anlatı diliyle sunuyor. Kült olmuş romanlarından biri Fransız Teğmen'in Kadını.

Koleksiyoncu, bir piyango çekilişiyle zengin olmuş, sıradan ama kendi içinde arzuları olan bir adamın aşık olduğu kadını kaçırıp zindana kapatmasını kurgu zemine oturtarak akıyor. Adam çalıştığı iş yerine gidip gelirken gördüğü, uzun saçlarından ve güzelliğinden etkilendiği resim öğrencisini kaçırır. Amacı onun da kendisini sevmesinden çok yaşam alanında onun varlığını hissetmektir. Tıpkı kelebek koleksiyoncusu olarak yakaladığı eşsiz güzellikteki kelebeklere yaptığı gibi.

Roman üç bölümden oluşuyor: Birinci bölüm koleksiyoncunun anlatıcı olduğu, hayatını, ruh halini ve olayı onun ağzından dinlediğimiz, kurbanı onun gözüyle gördüğümüz bölüm. Bu bölümün bitişinde ikinci bölüm başlıyor. Henüz sonu bilmiyoruz. Bu bölümde kurbanın sesini duyuyoruz. Artık anlatıcımız o. Günlükler şeklinde ilk bölümde yaşananları bir de onun ağzından farklı detaylarla okumaya başlıyoruz. Hikâyenin bu bölümüne farklı kahramanlar giriyor. Bunlardan en önemlisi kurbanın aşık olduğu kendinden yaşça büyük olan G.P. kod adıyla sık sık bahsettiği ressam.

Kaçırılma olayında başından beri kurban cinsel bir tacize uğrayacağını düşünürken, psikolojik şiddetin içinde buluyor kendini. Kurbanla birlikte biz de o havasız, camsız karanlık yerde hapsoluyoruz.

Üçüncü bölümde artık sona geliyoruz. Kurban her yönüyle; geçmiş, yaşama bakışı, mücadele gücü, öyle hayran olunası bir kadın karakter ki bu psikolojik savaşı kazanacağına dair haklı bir avuntu ile sona kadar yolculuk yapıyorsunuz. Son için iki seçenek var elbette bir ölüm, biri kurtuluş. Hangisinin olduğunu burada yazmıyorum. Romanın büyüsünü kaçırmayalım.

Kitabın yayınevi tarafından yapılan tanıtımında şöyle deniyor:

"Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusuyla, âşık olup kaçırarak zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki “mecburi” ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles'un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta; ahlâki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımız içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir. Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki “iktidar” ve “teslim olma” isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek “yığınları” mümkün olduğunca kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir.Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara... Ya da Fowles'un dediği gibi “Her insan kendisi için bir giz olmalıdır” sözüne inananlar için."

Alıntılar:

Hiçbir insanca yasaya, hiçbir insanca ilişkiye saygı duymuyorsun. Senin cinsinle benimki arasında şimdiye dek varolan güzel her şeyi yıkıp yok ediyorsun. syf.124

O çirkinliğin ta kendisi. Ama insani çirkinliği yok edivermek imkânsız. syf147

'Sende bir şeyler olduğunu düşünüyorum ama emin değilim,' dedi. 'Kadınlarda çok seyrek rastlanan bir nitelik. Yani kadınların çoğu bir konuda iyi olmakla yetinir, kafaları pratik sorunlara yönelmiştir ve becerikliliklerini, güzeli çirkinden ayırma marifetlerini kanıtlamaktadır dertleri. Bir türlü anlayamadıklarıysa şudur: Bir insanda kendinin en uç sınırına kadar gitme arzusu varsa, sanatının aldığı şeklin önemi kalmaz. Sözcükleri, boyaları, sesleri ve hangi anlatım aracını kullanırsa kullansın.' syf.179

Koleksiyoncu mutlaka okunması gereken romanlardan biri. John Fowles da külliyatı okunası bir yazar kesinlikle. Ben başladım. Sıraya da Fransız Yüzbaşı'nın Kadını'nı aldım.

Keyifli okumalar olsun,

KÜNYE:

KİTABIN ADI: KOLEKSİYONCU

YAZAR: JOHN FOWLES

ÇEVİRİ: MÜNİR H. GÖLE

YAYINEVİ: AYRINTI

SAYFA SAYISI: 303

Son Yazılar

Hepsini Gör
Düşler Sirki: Angela Nanetti'nin Masalsı Dünyası

Size bu yazımda Angela Nanetti'nin 'Düşler Sirki' romanından bahsetmek istiyorum. 'Dedem Bir Kiraz Ağacı' romanını okumayan var mıdır acaba? Hans Christian Andersen Ödüllü yazarı bu romanıyla tanımış

 
 
 

Yorumlar


bottom of page