top of page

BÜYÜLÜ TAŞ , çocuk hikayesi

  • Yazarın fotoğrafı: dilek yiilmaz
    dilek yiilmaz
  • 18 Eyl 2020
  • 10 dakikada okunur

Odamı topladım. Deli olmuyorum bu işe ama başka nasıl zaman geçer bilemedim. Annem görse çok şaşırırdı. Belki de ona sürpriz yapmak istedim. Yarın gelir mi ki? Sordum babama, cevap vermedi. Benden kesin bir şey gizliyor. Üstelik daha dün ‘Artık kocaman bir kız oldun’ diye kızmıştı. Bu ikilik değil mi? Asıl büyüklerin ne dedikleri, ne de yaptıkları birbirini tutmuyor. Madem büyüdüm anlatın işte her şeyi ben de bileyim. Annemi öyle çok özledim ki. Akşam babaannemin yaptığı köfte patates bile bu hasretimi gidermedi. Babam ‘Birlikte yatalım istersen?’ dedi. Babam, inanabiliyor musunuz? O “Çocuklar kendi yataklarında yatar” diyen adam beni annemin yokluğunda birlikte uyumaya davet etti. Odada sarılacağım annem olmadıktan sonra ben kendi yatağımda yatarım daha iyi. Tabii bunu böyle söylemedim. Üzülürdü. Üzülüyor. Görüyorum. Aptal mıyım? 

“Bir şey yapmalıyım. Burada böyle oturarak, boş boş düşünerek olmuyor. Annem ‘İstersen seni doktorumla tanıştırırım o anlatır sana hastalığımı’ demişti. Hemen tanışmak istiyorum. Bu hastalık ne kadar sürecek, ben anneme ne zaman kavuşacağım öğrenmek hakkım. Ama telefonumdan çok kötü şeyler okudum. Korkuyorum. Ona bir şey olacak diye ölesiye korkuyorum. Bazen diyorum ki ben daha çok gencim, Allah’ım benim ömrümden al da onun ömrüne ekle. Hiçbir çocuk annesiz büyüyemez diyorum. Böyle düşündüğüm zaman gözyaşlarıma engel olamıyorum. Şimdi olduğu gibi işte, akıp duruyorlar. Ağlamak istemiyorum. Ben annemin çift yumurta sarısıyım, onun protein kaynağıyım. Güçlü durmalıyım ve evet, bir şeyler yapmalıyım. Annemi iyi edecek bir şeyler. 

Küçük Neriman iki katlı evlerinin arka bahçeye bakan odasında ışığı yakmadan oturuyordu. Herkes onu uykuda sanıyordu. O ise annesinin hastalığını öğrendiği günden beri böyleydi.  Başı duvara yaslı yatağında bacaklarını karnına toplamış bunları düşünüyordu. Bir çözüm, bir ipucu, belki bir mucize. Nerede ne varsa onu bulan kişi olmak, annesini kurtarmak istiyordu. Kalktı, pencere kenarına geldi. O gece gökyüzünde dolunay vardı. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti ama bahçe sanki gündüz gibi aydınlıktı. Hafif bir rüzgâr esiyor, kiraz ağacının dalları ara ara penceresine vuruyordu. Tak tak… tak tak… tak tak… Neriman sanki ağaç onunla konuşmak istiyormuş gibi düşündü. Ne de olsa aynı yaştaydılar. Annesi ona hamileyken babası dikmişti bu ağacı. Bu evi de daha o zaman almışlardı zaten. Bazen sırf yaramazlık olsun diye odasına girip çıkarken ağacın dallarını kullanırdı Neriman. Babası ‘Kızım sen maymun musun?’ derdi, sonra da gülerdi. Hemen ardından o da tırmanırdı ağaca. Ne kadar çabuk öfkelenirse öfkelensin aynı hızda geçer giderdi öfkesi. Şanslı bir çocuk olduğunu düşündü Neriman. Bugüne kadar. Bir de kardeşi olmadığı için şanssız hissederdi kendini. Bunun için annesiyle babasına kızdığı da olmuştu ya. Annesi ‘Sen bizim mucizemizsin kızım’ derdi, ‘ama bir mucize daha gerçekleşir mi bilmem’ demişti. O zaman anlamamıştı. Demek ki hastalığını hep biliyormuş. Zaten internette kalıtımsal diyor. Neriman anneannesini hiç tanımamıştı.  

Penceresini açık bıraktı. Düşünmek sanki odanın havasını tüketiyordu. Onun nefes almaya ihtiyacı vardı. Tam yatağına yeniden yerleşiyordu ki birinin seslendiğini duydu: “Neri… Neri uyanık mısın?” Bu Armağan’ın sesiydi ve sanki odanın içinden geliyordu. Neriman hayal görmeye başladığını düşündü. Yatağına yerleşti ve pikesini üstüne çekti. “Neri diyorum ya, duymuyor musun?” Fırladı bu kez pencereye koştu. Gerçekten Armağan’dı ve o da kiraz ağacına tırmanıp pencere kenarına kadar çıkmıştı. “Armi sen misin? Ne işin var gece yarısı burada?”  

 Armağan evden kaçmıştı. Annesiyle babası yine sıkı kavgalarından birini yapmışlar ve her zaman olduğu gibi onu odaya yollamışlardı. Sonra da ne gelen ne giden olmuştu. Armağan babasının kapıyı çekip çıktığını, annesinin de hemen telefona sarılıp en yakın arkadaşına dert yandığını duymuştu. Bir de “…artık bu iş bitti, yarın İstanbul’a gidip ev bakacağım” dediğini. “Nasıl yani gidecek misiniz? Ben sensiz ne yaparım?” İki kız bu kez birbirlerine sarılıp ağlamaya başladılar. Neriman Armağan’ın bu sürpriz gelişiyle kendi derdini unutmuştu ama ağlamak için yeni bir bahane bulmuştu. Nihayet biraz olsun rahatladıklarında “Peki evde olmadığını fark edince annen senin için endişelenmez mi?” dedi. “Keşke biraz endişelense. Fark edeceğinden bile emin değilim. Bu gece burada kalabilir miyim?”  

Armağan’ın olandan bitenden haberi yoktu. Sadece bir gün görüşmemişlerdi ve o bir gün içinde kendi ailesi boşanıyordu, kankası da annesinin meme kanseri olduğunu öğrenmişti. “Neri ya, büyümek böyle bir şeyse ben istemiyorum.” Neriman sadece başını salladı. Aynı fikirdeydi. Üstelik tam büyümek de sayılmazdı. Büyükler hâlâ onları küçük görüyor, onlar hakkında kararlar alıyorlardı. Ayrıca istedikleri şeyi söylüyor, istemediklerini gizliyorlardı. Kafalarına esince de çocuklarını bir bavul gibi oradan oraya taşıyorlardı. Neriman, annesinin hastalığı ile ilgili bildiği tüm şeyleri arkadaşına anlattı. Ailesinin önceki gece, yani annesinin hastaneye yatıp ameliyata girmesinden hemen önce, yaptıkları açıklamayı düşündü. Hastalığı öğrenmişti. Sonra nasıl bir şey olduğunu anlamak için internette araştırma yapmıştı. Öğrendikleri onu çok üzdü. Ama umudunu yitirmek istemiyordu. Armi’ye annesini iyileştirmek için bir şeyler yapmak istediğini söyledi: “Keşke bir büyücü olsaydım, elimde sihirli bir iksirim olsaydı ve annemi hemen iyileştirseydim. Sadece annemi de değil, böyle zor durumda kalan bütün çocukların annelerini. Ama bunlar sadece masallarda oluyor. Orada da zaten kötü cadılar yapıyor.” “Harry Potter’ı unutma!” dedi Armağan. “Orada cadılık bir meslek ve iyiler de var. Hem sonunda ne oluyor? İyiler kazanıyor.” Büyükler işte bu yüzden bizimle her şeyi konuşmuyorlar biz hala hayal kuran küçük çocuklarız, diye yanıtladı Neriman. Çaresizlik diye bir şey vardı ve hayallerle insan bir şey elde edemiyordu.  

 Armağan birden yerinden zıpladı. “Aklıma bir şey geldi. Bilgisayarın açık mı?” Koşarak bilgisayarın başına geçti. Arama motoruna bir şeyler yazdı. “Gel bak” dedi. Ekranda birçok renkli taş ve altında özellikleri yazıyordu. “Geçenlerde televizyonda görmüştüm. Bazı taşlar bazı hastalıklara iyi geliyormuş. Annen için böyle bir şey alabiliriz.” Armağan bilime ve metafiziğe çok meraklıydı. Hep bu tarz şeyler okur, bunlar üzerine düşünür dururdu. Neriman gönülsüzce ekranın karşısına geçti. Taşları bir bir incelemeye başladılar. Sonra “neden olmasın “diye düşündü. Annesinin yaptığı resim bilgisayarın arkasındaki duvarda asılıydı. Önceki gece vermişti. Ameliyat için evden ayrılmadan hemen önce. Neriman’ın odasına gelmiş, yatağına oturmuş, elini tutmuş “Bu resmi senin için çizdim” demişti. Zaten o duygularını hep yazarak ya da çizerek anlatırdı. Resimde deniz kenarında oturan bir kadın vardı. Arkası dönüktü, yüzü görünmüyordu. Hemen yanında birkaç kaya vardı ve deniz masmaviydi. Gökyüzünde de mavi bulutlar ve beyaz martılar vardı. Resme baktıkça canlanıyordu her şey. Annesi çok yetenekliydi. Neriman’ın da hep olmak istediği gibi… “Hem ben de ona bir hediye vermiş olurum ve belki de ona iyi gelecek bir hediye olur. Peki nereden alacağız bu taşı?” dedi. Artık o da heyecanlıydı ve bir an önce harekete geçmek istiyordu. “İstanbul’da…” dedi Armağan. “Nasıl yani biz şimdi Tekirdağ’dan kalkıp İstanbul’a mı gideceğiz?” Armağan planı yapmıştı bile. Bu kızın aklı zehir gibi çalışıyordu ama daha çok böyle plan, organizasyon işlerine. “Annem yarın İstanbul’a gidecek ya, biz de fark ettirmeden panelvanın arkasına atlayacağız” Gizli gizli kimseye fark ettirmeden gidip geleceklerini söyledi. Hatta o sık sık annesiyle İstanbul’a gittiği için taşların satıldığı Beyoğlu’ndaki adresi de biliyordu. Yine kimseye fark ettirmeden geri döneceklerdi. “Şimdi bizimkilerden ya da sizinkilerden izin istesek kim izin verecek? Bu karmaşada gerek yok diyecekler, böyle şeyler yalan diyecekler. İnan kimseye fark ettirmeden gider, döneriz. Üstelik bizim için de güzel bir macera olur. Var mısın?”  

 Neriman için bu bir ilkti, yani ailesinden gizli bir şey yapmak. Üstelik böylesine çılgınca bir işe kalkışmak. Tıpkı filmlerdeki gibi gizli gizli arabanın arkasına atlayacak, daha önce tek başına hiç gitmediği büyük bir şehre gidecekti. İki kafadar sabaha kadar yapacakları yolculuğun ayrıntılarını planladılar. Armağan annesine Neriman’la bir ödev üzerine çalışacağını ve onun için tüm günü birlikte geçireceklerini söyledi, Neriman da aynı şeyi babasına. Bu ödev yüzünden babaannesine gidemeyeceğini, bütün gün çalışmaları gerektiğini söyledi. Babası da kabul etti. Bir de müjdeli haber verdi. Annesinin ameliyatı iyi geçmişti ama bir müddet daha hastanede kalması gerekiyordu. Neriman da ancak bir hafta sonra annesini görebilecekti. Zaten bunu duyduktan sonra kesin kararını vermişti. Bu yolculuğa çıkacak, annesine o güzel taşı bulacak, getirecek ve hediye edecekti. O da hızla iyileşecekti. Bir daha hiç ayrılmayacaklardı.  

 Sabah planladıkları gibi Armağan’ın annesinin arabasının arkasına atladılar. Araba eski püskü bir panelvandı. Annesi çekimler için mekân bakarken hep bu arabayı kullanırdı ve garip bir şekilde bu arabayla arasında bir bağ vardı. Ona isim bile vermişti, Düldül. Direksiyonuna her oturuşunda onunla konuşurdu, “Düldül bugün de beni yolda bırakmazsan sana minnettar olurum, sana en sevdiğin lezzetli benzinden alırım” gibi aptalca konuşmalar işte. Düldül o sabah da her zamanki gibi çalışırken biraz zorlandı. Armağan sinirlendi “Bu araba külüstür artık, annem de anlasa iyi olacak”, fakat çalıştı ve yola koyuldular. Kızlar fark edilmemek için arkada uzanmışlardı. Arabanın arkasının bu kadar sallantılı olacağını hesaba katmamışlardı. Tıpkı tıngırtılı bir beşik gibiydi. Başlarının altına çantalarını aldılar ve kısa bir süre sonra uykuya daldılar.  

 İlk önce Neriman uyandı. Hala arabaydılar ama araç hareket etmiyordu. Gözlerini ovuşturdu. Yavaşça başını uzattı, durdukları yerin neresi olduğunu anlamaya çalıştı. Birçok arabanın olduğu bir yerdi burası. Sonra fark ettirmeden Armağan’ın annesini görmek için uzandı, yoktu. Arabada değildi. Onları bırakıp gitmiş olabilir miydi? Armağan’ı hızla dürterek uyandırdı. Bagaj kapısını açmaya çalıştılar olmadı. Kilitliydi. İşte bu planlarında yoktu. Kızlar panik içinde arabadan nasıl çıkacaklarını bulmaya çalıştılar. İmkânsız, kapılar açılmıyordu. Kilitliydi ve burası hiç de Beyoğlu’na benzemiyordu. Neriman yeniden ağlamaya hazırlanıyordu ki dışarda bir hareket fark ettiler. Yağlı tulumu içinde kendi yaşlarında bir çocuk arabanın park edildiği yerin önünde etrafı süpürüyordu. Armağan cama vurarak onu çağırdı. Çocuk arabanın içindeki kızları görünce şaşırdı. Durumu kızlardan farklı değildi. Sanki uzaylı görmüş gibi olduğu yerde çakıldı kaldı. Sonra koşarak uzaklaştı. Armağan ve Neriman yıkılmıştı. Bu çocuk onlara yardımcı olmayacak sandılar ama az sonra elinde anahtarla gelmişti oğlan ve hemen kapıları açarak kızları dışarı çıkardı.  

  • Ne işiyiz var orda?  

Kızlar ne dediğini anlamaya çalıştılar çünkü çok garip konuşuyordu. Sorusuna soruyla karşılık verdi Neriman: 

  • Burası neresi? Ne işimiz var burada? 

  • Oto sanaiii 

  • Nerede bu oto sanaiii, dedi Armağan onu taklit ederek, ve annem nerede? Yoksa… yoksa ona bir şey mi oldu? 

  • Yok, dur bacim, panih yapma hemen. Araba arızalanmış, çekici çağırmış, burağa getirdiler. Anan iyidir.  

  • Oh, şükürler olsun. Peki burası neresi?  

  • Dedim ya, oto sanaiii 

  • İyi de nerede bu oto sanaiii? İstanbul’da mıyız? 

  • He ya, Esenyurt bura 

  • Hay Allah ya. Ne kadar uzaktayız acaba Beyoğlu’ndan?  

  • Sizin ne işiiz var ki arabada? Yoksa anan sizi araba da mı unutti? 

  • Yok ya biz kaçak bindik. Boşver, uzun hikâye. Biz nasıl Beyoğlu’na gideriz sen asıl onu söyler misin bize?  

Hüso, yani Hüseyin’di karşılarına çıkan. Kızlar şanslıydı. Bu çocuk iyi ki oralardaydı. Hüseyin çıraktı. Urfa’dan yeni gelmişler ailecek. Babası hemen sanayiye vermiş onu. Sabah ilk o gelip açıyormuş dükkânı. Ustası yeni gelmiş olmasına rağmen çok güvenirmiş Hüso’ya. Hüseyin bu iki temiz pak kızı görünce; üstelik böyle güzel konuşan, böyle güzel yüzlü şehirde büyümüş iki kızı görünce önce utandı. Konuşmakta zorlandı ama sonra hemen açılıverdi. Zaten kimse Armağan’ın art arda gelen makineli tüfek sorularına cevap vermeden kurtulamazdı. Nihayet o onlara hikayesini, onlar da arabaya neden gizlice bindiklerini anlattılar. Hüseyin, Armağan kadar konuşkan olmayan Neriman’dan gözlerini alamıyordu. Uzun sarı saçları, iri ela gözleriyle ve o suskun halleriyle tıpkı dedesinin anlattığı masallardaki peri kızlarına benzediğini düşünmüştü. Kızlar bir an önce yola koyulmak zorunda olduklarını söyleyince üstündeki önlüğü astı, elini yüzünü yıkadı: 

  • Ben de sizinle geliyem. Sizi bir başıyza bilmediğiniz yere gönderemem. Hele bir ustamdan izin alam. 

  • Hoppaa, oğlum sen bize tarif et yeter, dese de Armağan, Hüseyin ısrar edince peki dediler. Hep birlikte metrobüse atlayıp yola koluydular.  

Bu Hüso için de bir ilkti. İstanbul’a geldiğinden bugüne ilk defa Beyoğlu’na çıkıyordu. Abileri anlatmıştı ama o hiç gitmemişti. Bir diğer ilk de kalbinde hissettiği çarpıntıydı. Kalbi sanki küçük bir serçeye dönmüştü, tir tir titreyip duruyordu. Beyoğlu’na gitmek için metrobüsten Mecidiyeköy’de indiler. Oradan da metroya bindiler. Yolculuk şimdiden Neriman için çok ilginçti. İlk kez böyle taşıtlar ve böyle bir kalabalık görüyordu. Taksim’de metrodan çıkıp İstiklal Caddesi’nden aşağıya Şişhane’ye doğru yürümeye başladılar. Etraf farklı, rengarenk insan doluydu. Çoğu kendileri gibi turistti ama yabancı ülkelerden gelmişlerdi. Armağan telefonuna kaydettiği adrese baktı. “Bu taraftan” dedi, çok uzakta değildi gidecekleri adres. Nihayet çok eski bir pasajın önünde durdular. Üstünde “Aznavur Pasajı” yazıyordu. Hüseyin ve Neriman içeri girmeden başlarını kaldırıp hayranlıkla binayı incelediler. Dış cephesi mermerden yapılı binanın girişinin üstünde metalden süslemeler vardı, balkonları dışa doğruydu. Hemen girişinde sağlı sollu küçük hediyelik takılar satan dükkanlar, içeriye doğru yayılıyordu. Sanki Alaaddin’in sihirli dünyasına girmiş gibiydiler. Armağan annesinin prodüksiyon işleri için sık sık Beyoğlu’na gelmiş, onunla birlikte defalarca gezmiş olduğundan diğer ikisi gibi şaşkın değildi. Burası onun için alışık olduğu mekanlardı. “Hah” dedi, “İşte buldum, burası.” Mağazanın girişindeki tabelada “BÜYÜLÜ TAŞ” yazıyordu. Çocuklar içeri girmeden büyülenmiş gibiydiler. Mağazanın içi rengarenk taşlarla doluydu. Mor, yeşil, mavi, kırmızı… Aklınıza gelebilecek her renk mağazanın içindeki raflarda ışıldıyordu. Vitrinde ise karışık olarak dizilmiş doğal taşlar vardı. Bazıları hayvan figürleri halindeydi. Bazıları oval, tıpkı bir cadının kehanetleri görmek için kullandığı taşlara benziyordu, Süpermen’in Kripton gezegeninden gelen sarkıtlara benzeyenleri de vardı.  

 Kapıyı açıp içeri girdiklerinde bir zil sesi duydular. Kapının üstünde asılı küçük metal zil çınlamıştı. Etrafta onlardan başka kimse yoktu. Sonra uzaktan bir kadın sesi duydular. “Hoş geldiniz, birazdan geliyorum, siz rahatınıza bakın lütfen.” Üçü birden rafların arasına dağıldılar, etrafı gezmeye ve taşlara dokunmaya başladılar. İlginç olan, her birini çağıran taşın farklı olmasıydı. Neriman daha mağazaya girmeden, camekandan gördüğü masmavi bir taşın yanında buldu kendi. Doğal bir taştı. Rengi kendi içinde dalgalar şeklinde mavinin tonlarını almıştı ve sanki toprağın içinden çıkartıldığı haliyle duruyordu. Hiçbir şekilde sağıyla soluyla oynanmamış ve şekil verilmeye çalışılmamıştı. Neriman taşı eline alır almaz sanki içinin farklı bir enerjiyle dolduğunu hissetmişti. Mağazanın içindeki diğer tüm renkleri solgun hale getiren büyülü bir maviydi elinde tuttuğu. O an buraya sırf bu taşla buluşmak için geldiğini anlamıştı.  

Armağan elinde yeşim taşından kanatları gökyüzüne açık bir kartal tutuyordu. Bu küçücük bir figür bir kolyeydi. Hüseyin ise ışığa tutuldukça renk değiştiren saydam bir taşa takılı kalmıştı. Yön değiştirdikçe bir mavi, bir pembe hareler oynuyordu içinde.  

Çocuklar taşlarla öyle meşguldüler ki yanlarına gelen yaşlı kadını fark etmediler bile. Kadın “Hoş geldiniz gençler” deyince hepsi birden sanki yanlış bir şey yapıyorlarmış da suçüstü yakalanmışlar gibi ellerindeki taşları yerlerine bıraktılar. “Bakıyorum da herkes kendi taşını bulmuş. Ya da taşlarınız sizi bulmuş demeliyim.” Kadın da tıpkı bu mağazadaki her şey gibi çok ilginç biriydi. İri mavi gözlerini koyu siyah sürmeyle boyamıştı. Kıvırcık saçlarının yarısı sarı yarısı maviydi. Üzerinde yerlere kadar uzanan gökyüzünün renklerini taşıyan bir elbise, boynunda ve bileklerinde ise renkli taşlardan yapılma aksesuarlar vardı. Öyle bakıyordu ki sanki içinizden geçenleri okuyordu. Bir de kokusu… Çok değişik bir bahar kokusu dolmuştu onun içeriye girişiyle. “Tekrar hoş geldiniz, size nasıl yardımcı olabiliriz?” dedi. Oysa etrafta kadından ve çocuklardan başka kimse yoktu. Kadının biz derken taşlarını ve kendisini kastettiğini sonradan anladılar.  

Orada bulunmalarının asıl amacını, yolculuk hikayelerini anlattılar. Tüm bu konuşmalar sırasında Neriman gözünü mavi taşından alamıyordu. “O huzurun taşıdır. Akıl ve mantık gücünü geliştirir, kaygılardan uzaklaştırır, bağışıklık sistemini güçlendirir. Antik Mısır’da tanrıların taşı diye bilinirmiş.Senin taşın o. Anlaşılan ihtiyaç duyulan da o.” Gidip taşı yerinden aldı ve Neriman’ın avucuna bıraktı: “Turkuaz. Bu taş ait olduğu kişiye enerjisini aktarır. Bunun için küçük bir ritüelimiz var: Sahip olan kişi taşı alıp akan suyun altında tutacak ve enerjisini boşaltıp, onu iyi dilekleriyle dolduracak. Bunu toprakla da yapabilirsiniz. Taşınızı toprağa gömersiniz ve enerjisinin yenilenmesini sağlarsınız. Tıpkı insan gibi.”  

“Ben bunu annem için alacağım. Bu dediklerinizi yaparsam onu iyileştirebilir mi peki?” dedi Neriman. Gözleri bir mucizenin gerçekleşmesini bekleyen küçük bir çocuğun gözleriydi ve yalvarırcasına bakıyorlardı. Kadın Neriman’ın yanağına dokundu: 

“Küçüğüm bunlar sadece bir araç. Bizim, ruhumuzun rahatlaması için bir araç. Küçükken benim kızımın uykuya dalması için yanından hiç ayırmadığı minik bir oyuncak köpeği vardı. Ölünceye kadar da yanından ayırmadı.” 

“Sizin kızınız öldü mü?”  

Kadın konuşamadı. Sadece evet anlamında başını salladı. “Çok hastaydı. Bazı şeyleri düzeltmek bizim elimizde değildir. Sadece onları kabullenmek ve güçlü olmak için gayret gösteririz.” 

Herkesin bir hikayesi vardı. Acı ya da tatlı, biraz ondan biraz bundan karışık bir hikâye. Kadın kızının ölümünden sonra taşlara ilgi duymaya başladığını öğrendiler.  Zavallı kadın kızına musallat olan hastalığın bir süre sonra pençesine kendisinin de düştüğünü anlattı.  Kadın bu taşlara sarılarak, ölümcül hastalığı düşünce gücünün yardımıyla nasıl yendiğini anlattı.  “Ama her zaman tıp bilimine güvendim. Taşlar sadece huzur bulmama yardımcı oldular çünkü zor zamanlarımda dayanacak bir şeylere ihtiyacım vardı.” Çocuklar kadını dinlerken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamadılar. Neriman telefonu çalınca birden panik oldu çünkü arayan Armağan’dı. Bu imkansızdı, arkadaşı yanı başında duruyordu. Korkarak telefonun yeşil tuşuna bastı. Konuşan Armağan’ın annesiydi. Bizim Armi telaştan telefonunu annesinin arabasında unutmuştu. Hüso’nun ustası da telefonu bulmuş Armi’nin annesine vermişti. Üstelik sanayideki komşuları Hüso’nun iki kızla birlikte sanayiden ayrıldığını söyleyince tabii ki bu kaçak yolculuk ortaya çıkmıştı. Armağan’ın annesi hiçbir yere ayrılmamalarını, gelip onları oradan alacağını söyledi. “Peki ev arama işi” dedi Armağan, “Hani babamla ayrılıyordunuz, hani İstanbul’da ev bakacaktın?” Armağan annesiyle babasını gizlice dinlediği için bir kez daha azar işitmekten kurtulamadı. Ama bu kez çok mutluydu. Çünkü anneler ve babalar her kavga ettiklerinde ayrılmazlarmış, bunu öğrenmiş oldu.

Geri dönerken önce Hüseyin’i sanayiye bıraktılar, sonra rahat rahat arka koltukta oturarak yolculuk ettiler. Hüseyin elbette Neriman’ın telefon numarasını  kendi  telefonuna kaydetti. Bu kadar maceradan sonra arkadaş olmuşlardı. Hüseyin her ne kadar çalışmak zorunda olsa da bir gün Neriman’la aynı üniversitede buluşmak için okumaya da devam etmeye karar verdi. Zaten bir şey ne kadar zor olursa o kadar değerli değil miydi? Taşçı kadın kızlara çaktırmadan kulağına öyle demişti.  

Bir hafta sonra Neriman annesini hastanede ziyarete gittiğinde onun sıfıra vurulmuş saçlarıyla ne kadar güzel olduğunu fark etti. Tıpkı hayran olduğu rock kraliçesine benzediğini söyledi ve sonra büyülü taşı annesine uzattı. İçindeki enerjinin annesine de geçtiğini hissetti. Her şey çok güzel olacaktı.  

Yazan: Dilek Yılmaz

Son Yazılar

Hepsini Gör
Düşler Sirki: Angela Nanetti'nin Masalsı Dünyası

Size bu yazımda Angela Nanetti'nin 'Düşler Sirki' romanından bahsetmek istiyorum. 'Dedem Bir Kiraz Ağacı' romanını okumayan var mıdır acaba? Hans Christian Andersen Ödüllü yazarı bu romanıyla tanımış

 
 
 

Yorumlar


bottom of page