güzel tarafını bul
- dilek yiilmaz
- 24 Eki 2020
- 3 dakikada okunur
Kış geliyor. En sevdiğim mevsim. Şimdi Erzurum’da her yer bembeyazdır. Orada olsaydım mis gibi kar kokusunu içime çekerdim. Sonra da bizimkilerle toplaşıp karların üstünde yuvarlanırdık. Beni düşünüyorlar mıdır? Melek dışında hiç kimsenin hatırladığını sanmam. Giden unutulurmuş. Okulun önüne kardan adamı çoktan yapmışlardır. Zaten ne diye hatırlasınlar? Asla geri gelmeyecek birini hatırlamanın ne anlamı var ki?
Buranın kışı pek olmazmış. Kar bile yağmazmış. Mine söyledi. Annemin hevesle yazdırdığı, o çok havalı okulumdaki kızıl saçlı, çilli kız. Diğerleri gibi değil. Onlar varlığımla hiç ilgilenmediler bile. O ise sınıfa girer girmez gördü beni. Tipime, kılığıma kıyafetime, garip konuşmama değil de sanki içime içime baktı. Bilmiyorum, aslında ne düşüneceğimi bilmiyorum. Burada hiç kimseyi tanıyorum ki. Sanki başka bir dünyaya ışınlanmış gibiyim. Üstelik beni buraya zorla getirdiler. Daha güzel bir hayatımız olacakmış. Kime göre? Elbette anneme göre. Yıllardır babamın tayini buraya çıksın diye dualar ediyordu. Ben sırf dua ile kalmadığına da eminim. Sürekli birilerini arayıp durdu. Dedem, Fahri Dayım, Cevat Eniştem. İşte amacına ulaştı. O İstanbullu ya, bizde buralı olmak zorundayız sanki. Ben buna inanmıyorum. Hiç de hiç inanmıyorum. Öyle olmak zorunda değiliz! Koskocaman Türkiye burası istediğimiz yerde yaşayabiliriz. Ben mesela Artvin’de doğmuşum, Erzurum’da büyüdüm. Orada lojmanın içindeki şirin evimizi bu yeni apartman dairesine değişir miyim? Bana verdikleri şu odaya bak. Yatakhane olur burası. Bakayım şöyle… benden başka en az on kişi kalır valla. Ama ben tek başıma kalmak durumundayım. Koskoca bir yalnızlığa mahkûm edilmiş gibiyim.
Bu zorunlu göçe, geldiğim yere alışmaya çalışıyorum. Olmuyor, başaramıyorum. Yalnızlığım, yabancılığım ağır basıyor. Gözlerim doluyor. Dişlerimi sıkıyorum. Arkadaşlarımı düşünüyorum. Onları sanki ben bile isteye terk etmişim gibi geliyor. Ama öyle değil. Hele bir 18 olayım. İstediğim yerde yaşayacağım. Kimse beni peşine takıp boş bir bavul gibi dolaştıramayacak. Ah Melek olsaydı şimdi yanımda. Otursaydık şöyle karşılıklı dertleşseydik… O bana hiç benzemez, dönüp: “Sen deli misin kız?” derdi. “Ne güzel bir ev burası. Tamam biz de özlüyoruz ama idare etmeyi de öğren artık. Bul bakalım buranın en güzel tarafını?” Sesi kulağımda çınlıyor. Küçüklükten beri oynadığımız oyun bu. Bizim icadımız. Bir şeye üzüldüğümüzde ya da öfkeden kuduracak kadar kızdığımızda haydi: GÜZEL TARAFINI BUL, derdik. İlk, abisi askere gidip de o, üvey annesiyle bir başına kaldığında oynamıştık. Analığı sabahtan akşama kadar ev işlerine koşturuyordu. Zavallı kız yorgunluktan okulda uyukluyordu. Şimdi gözümün önüne geldi o halleri. Canım arkadaşım benim. Şöyle demişti: “Abim askere gitti ya da şimdi geldiğinde daha bir güçlü kuvvetli heybetli olacak. Vuracak elini masaya benim bacım artık sadece okuyacak, diyecek” valla aynı dediği gibi de oldu.
Bizi yolcu etmek için hep birlikte geldiler; Melek, Kadir, Seher, Cemile, Hüseyin. Koskocaman insanlar olmuştuk ama hepimiz çocuk gibi ağlamak üzereydik. Birbirimize bakıyor ilk kim akıtacak göz yaşlarını onu bekliyorduk sanki. Melek birden öne atıldı: “Sen şimdi gidiyorsun ya, nedir bunun iyi tarafı biliyor musun? Hepimizin artık İstanbul’da bir evi var. Ne zaman istesek geliriz mi kız?” O anda ortada gözyaşından eser kalmamıştı. Kahkahalarla sarmaş dolaş olmuştuk.
Bulmalıyım, burada beni meşgul edecek güzel bir şey bulmalıyım… Çatı katındayım. Ayaklarımın ucunda biraz yükselince denizi görüyorum. Üstelik odam gerçekten kocaman. Yeni mobilyalar, koskocaman bir dolap ve içinde harika giysiler var. Ama neye yarar? Bir başına olduktan sonra istersen sarayda yaşa. Bu ses de ne?! Yine o kuş, gıcık martı. Bu kuşlar denize yakın yerlerde çatılarda yaşarmış. Baksana resmen cama tıklatıp, kendini gösteriyor. Evet işte buldum: bu! Gürültücü martı zorla gelmek zorunda olduğum bu yerin bence en güzel tarafı. Buraya benden sonra geldi. Biz taşındıktan birkaç gün sonra kocaman kanatlarını açıp konuverdi. Aslında çok da güzel bir kuş. Bembeyaz tüyleri var. Tek sıkıntısı bağırmayı çok sevmesi. Çatıya yerleştiğinden beri izliyorum. Gökyüzüyle konuşuyor. Gagasını havaya kaldırıp garip çığlıklar atıyor. Eğer hava kararıp yağmur yağacak gibi olursa bir başka, güneş açmışsa bir başka oluyor. Sanırım benim gibi o da soğuğu seviyor. Çünkü ne zaman soğuk bir rüzgâr esse ya da yağmur yağsa coşuyor. Kabul ediyorum şu avaz avaz hallerine öfkeleniyorum. Özellikle uyumak istediğim zamanlarda. Başıma yastığı çekiyorum ama neye yarar? Öyle kötü bir sesi var ki. Ben de kalkıp camı açıyorum onu susturuyorum. Ama bana yaptığıma şaşırmış gibi bakıyor. “Ne yapacağım yani seninle birlikte çığlık mı atacağım deli kuş?” diyorum. Tabii içimden. Kuş beni anlar mı ki onunla konuşayım. Bilmem ki belki de anlar. Etrafta konuşacak anlaşacak hiç kimse yoksa bir martı da iyidir. Gerçi şu okuldaki kız Mine, ona da bir şans verebilirim. Bak şu martıya, ben onu camın ardından izledikçe o da beni izliyor. Minik gözlerini dikmiş gözlerime bakıyor. Ondan korkuyorum bazen. Zaten artık tek de değil. Bizim çatıda iki tane oldular. Arada başkaları da geliyor ama onları kovuyorlar. Asla buraya yerleşmelerine izin vermiyorlar. Hem de nasıl ölümüne kavgalar ediyorlar, inanamıyorum. Ben şimdi çatı katındayım ya sokaktaki tüm çatıları görebiliyorum. Hepsinin üstü doldu. Martılar teker teker gelip yerleştiler. Sanki şehri işgale gelmiş gibiler. Böyle düşündüğüm zaman biz değil de onlar bu evlerin sahibiymiş gibi düşünüyorum. Yazmalıyım bunları. Meleğe göndereceğim ilk mektupta martıları anlatmalıyım. Erzurum’da martı ne gezer. Bir de fotoğraflarını çekmeliyim. Belki bir öyküsünü de yazarım. “Göç Eden Yalnız Martı” yok “İşgalci Martıların Öcü” koyarım adını da.
İnanamıyorum, bu oyun gerçekten işe yarıyormuş. Bu yaşıma kadar başıma gelen en kötü şeyin bile iyi tarafı bulunurmuş. Evet şu an biraz şaşkınım ama çok da rahatladım aslında. Bunu da yazmalıyım Melek’e hatta duruma göre Mine’ye bile öğretebilirim.
Yorumlar