Hayat On dakikaya sığar mı?
- dilek yiilmaz
- 5 Ara 2020
- 3 dakikada okunur
Merhaba benim adım Ege. On bir yaşımdayım. İzmir’de yaşıyorum. Otuz Ekim’de burada büyük bir deprem oldu. O sırada uzaktan eğitimdeydim. Masa zangır zangır sallanmaya başladı. Evimizde ne varsa sağa sola saçıldı. Annem beni ve kardeşimi oturduğumuz apartmandan dışarı çıkarttı. Sokağa çıktığımızda herkes bağırıyordu. Birkaç blok ileride bir apartmanın çöktüğünü gördük. Büyükçe bir parkın ortasına doğru ilerledik. Evinden çıkabilenler yanımıza gelmeye başlamıştı. Bazı adamlar koşarak yıkılan binaya doğru gidiyorlardı. Ortalık toz içindeydi. Arka sokağımızda bir binanın bir tarafı çökmüştü. Diğer tarafı onu ayakta tutuyordu. Yıkılmamış binaların birçoğu ise dışından kırık ve dökük görünüyordu. Yana yatan ve neredeyse diğer binaya değdi değecek olanlar vardı. Hayalet uçaklar sanki bizi bombalamıştı. Başlarında kaskları, üzerlerinde renkli kıyafetleri olan ağabeyler ve ablalar geldiler. Polisler insanları binaların önlerinden parka doğru hareketlendirdi. Güvenlik şeridi çekip kimsenin yaklaşmaması için uyardılar. Babamın gelmesini bekleyecektik. Sonra belki Foça’da oturan teyzeme gidebilirdik.
Bizim apartmanımız dışından oldukça dökülmüştü. Bazı yerleri kırık ve çatlaktı. Bu arada başka depremler de olmaya devam ediyordu. Artçı diyorlarmış. Azalarak devam edermiş. Kaç saat geçti bilmiyorum. Yiyecek içecek getirenler vardı. Oturmamız için açılıp kapanabilir sandalye ve masa veren vardı. Bir anda başka yerlerden insanlar bizim bölgeye gelmeye başlamıştı. Polis yüksek sesle bağırarak parkta durmamızı istiyordu. Binalar yıkılabilirmiş. Bizi korumaya çalışıyorlarmış.
Babam halen gelememişti. Annem cep telefonunu almayı akıl etmişti neyse ki, ama yine de ulaşamıyordu. Çalışmıyor bu telefonlar kardeşim diye bağıran bir amcanın sesini duydum. Küçük kardeşim o kadar gürültüye rağmen uyumayı yine başarmıştı. Benim ise izleyeceğim çok şeyler vardı. Köpek ve kedileriyle insanlar parkı doldurmaya başlamıştı. Depremle beraber salgın ve sosyal mesafe kuralları sanki çok gerilerde kalmıştı. Başka bir dönem başlamıştı. Zaman ikiye bölünmüştü. Sarsıntıdan önce ve sonra olarak.
Kalabalığın arasından babam bizi bulmayı başarmıştı. Trafiğin kitlendiğini ve enkaz bölgesine hiçbir aracın alınmadığını söyledi. Arabayı park ettikten sonra koşarak gelmişti. Bizi gördüğüne o kadar sevinmişti ki, yüzündeki yaşlar yanaklarımı ıslatmıştı. Haberlerde yirmi civarında binanın yıkıldığını duymuştu. Kalbi yerinden çıka çıka gelmişti. Birden yüksek bir sesle anons yaptılar. On dakikada evimizden ihtiyacımızı alabileceğimizi söylediler. Doğduğumdan beri bu evde yaşamıştım. Hayat bir on dakikaya sığar mıydı?
Aklıma rahmetli dedemin verdiği kırık köstekli saati geldi. İki sene önceydi. Kurtuluş savaşında şehit olan bir büyüğünden kalmıştı. Bana ülkemizin nasıl zorluklarla kurulduğunu söylerdi. Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, rahat yaşayalım diye hayatlarını feda eden her yaşta insanın yaptığı fedakârlıkları anlatırdı. Bu saati alabilsem o anıları kurtarabilir miydim?
Sonra, Peri anneannemin verdiği sihirli çalışma masam aklıma geldi. Niçin öyle dedim, biliyor musunuz? Her eve gelişimde çekmecelerinden küçük hediyeler çıkardı. Okuldan gelmeden evvel perim buralara mutlaka sürprizler bırakırdı. Üzerinde Jedi resmi olan kalem kutusu ya da küçük not defterleri bulabilirdim. Şeker veya çikolata da olabilirdi. Sonra her şeyi unutmaya başladı. Alzheimer olmuştu. İşte o masayı alabilsem güzel hatıralarımı kurtarabilir miydim?
Basketbolcu Kerem Tunçeri’ nin benim için imzaladığı bir formam ve topum vardı. Ne müthiş bir andı. Bir ay üzerimden çıkarmamıştım. Annem, kokmuştur yıkayalım diye diye bıkmıştı. Yine de el sürdürmemiştim. Onları alabilsem güzel anılarımı kurtarabilir miydim?
Hangi birini on dakikada toplayabilirdim. Hadi bunları alabilsem yanıma, evin içinde her bir köşesinde bıraktığım anılarımı bir çantaya doldurabilir miydim? Mesela, dizimde yara izi bırakan sehpa ya da kahvaltı yapmaya bayıldığımız balkonumuz. Suriye’de evleri yıkıldığı için İzmir’e kadar gelmek zorunda olan mülteci çocukları düşündüm. Ben de onlar gibi mi olmuştum? Yok yok. O kadar da değil. Benim en azından gidebileceğim bir teyzem var.
Aaa o da gelmiş. Kollarını açmış bana doğru koşuyor. Küçükken, uç uç Ege şarkısı söyleyerek etrafımızda dönerdik. Gözlerinde sevinç, korku ve üzüntü bir arada.” Haydi! Bizim eve gidelim. “ diyor. Çok uzaklara bir yere bırakmış arabasını. Varsın olsun. Yürürüz. Beraberiz ya! Anılarım kafamda. Unutmamak için, bir deftere yazmam gerek. Hiç olmazsa onları kurtarayım.
Yazan: Elif Bülbül
Yorumlar