HEPİMİZ ÇOK ŞAŞKINDIK
- dilek yiilmaz
- 30 Kas 2020
- 4 dakikada okunur
Oturduğu yerden hızla ayağa kalktı. Dizlerinin üstündeki battaniyeyi yere fırlatmıştı. Sonra da üstündeki tüm kıyafetleri de sanki bir yere yetişmesi gerekirmiş gibi çıkarmaya başladı. Karşımızda sadece gri penyeden uzun donuyla çıplak kaldığında Kerem’in başına vurdu. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken koskoca adam tıpkı bir çocuk gibi konuştu: “Hadi bakalım en son gelenin ağzına …. girsin” İşte o zaman avazımın çıktığı kadar bağırarak annemi çağırdım. Çocuklar arkama geçip, saklandılar. Hepimiz çok şaşkındık.
O gün hep yaptığımız gibi ayın son pazar gününde anneannemlerde toplanmıştık. Teyzemler, dayımlar ve biz. Geleneksel balık günümüzdü. Aslında her şey normal görünüyordu. Ama bence hiç de öyle değildi. Epeydir garip bir şeyler oluyordu. Annem bana pek sezdirmek istemese de ben yine de farkındaydım. Babamla gizli gizli mutfağa kapanmalar, beni türlü bahanelerle odama göndermeler falan. “Yeliz sen laf mı dinliyorsun kızım?” “Yeliz ödevin yok mu senin?” “Yeliz git bak bakayım kardeşine ne yapıyor?” iki dakika yanlarında duramıyordum. Meraktan da çatlıyordum. Gizli gizli kapıya kulağımı dayasam, eminim içlerinden biri aniden kapıyı açar ben de önlerine iki doksan seriliverirdim. Üstelik duymadığım azarlama, ayıplama da kalmazdı. Bizimkiler iyidir, hoştur ama kurallara çok düşkündür. “Birilerini gizli gizli dinlemek ayıptır” “Dedikodu yapmak çok günah” “Kimsenin arkasından konuşulmaz” Peki odalara kapanıp çocuklarından gizli, fısır fısır konuşmak ayıp değil mi? Sonra da kendime kızıyordum ama. Belki de güzel bir şey konuşuyorlardı. Bir sürprizi mesela. Sürpriz yapılacak söz konusu kişi de benmişim. Yeni yıl geliyor ya, hani şu epeydir istediğim kulak üstü, inanılmaz güçlü bass sistemi olan kulaklığı alacaklardır. Kendi aralarında onu konuşuyor olabilirlerdi. Hayal etmesi bile güzeldi. Ama öyle bir şey olmadığını anlamam uzun sürmedi. Bir iki kez su alma bahanesiyle mutfağa daldığımda annem ağlıyordu. Benden gizlemek için hemen gözlerini önlüğüne sildi. Yüzüne dik dik bakınca “Soğan doğradım, çok acıymış, yok bir şey” dedi. Külahıma anlatsın. Babam mı onu üzüyordu? İçten içe babama çık kızmaya başlamıştım.
Anneannemlere gittiğimiz o gün de aynı şey oldu. Bu kez sadece annemle babam değil, büyüklerin hepsi mutfağa doluştular. Çocukları da benim başıma sardılar. Mutfağın kapısı kapalıydı ve ben hiçbir şey duyamıyordum. Benim bir kuyruğum var zaten; Osman’dır adı. Doğdu doğalı peşimde. Nedense beni de çok sever. Hani bebekler ilk “An -ne , ba – ba” derler ya bizim ki “Ab – ba” dedi. Anlayın işte o kadar! Sadece o da yetmezmiş gibi diğer bütün çocukları da o gün peşime takmışlardı. Teyzemin kızları Lale ve Hale, ikizdirler. Ben de iki yaş küçükler. Sonra dayımın oğlu Kerem. Onunla aramızda yaş farkı yok, benden sadece altı ay küçük. Ama öyle bile olsa bu durumda hepsinin ablası ben oluyordum. Salonda bir tek dedem vardı büyük olarak. Cam kenarında her zaman ki koltuğunda oturmuş, dizlerinin üzerine kareli battaniyesini örtmüştü. Dedem aslında pek yerinde durabilen bir adam değildir ama son günlerde biraz durgun. Anneannem bizi karşıladığında “Dedeniz sizi görünce biraz kendine gelir” dedi. Ben merakla “Neden? Dedem hasta mı?” dediğimde sadece biraz yorgun ve keyifsiz olduğunu söylemişti. Ama benim dedem hiç neşesiz olmaz ki. Üstelik bizi de çok güldürür. Zaten üstümüzden paltolarımızı çıkartır çıkartmaz hemen yanına çağırdı ve “Gelin bakalım size yeni bir öykü hazırladım” dedi. Yani ben artık masal dinleyecek yaşı çoktan geçtim. Geçen ay on ikime bastım ama dedem öyle küçük çocuk masalları anlatmaz. Olağanüstü şeyler anlatır. Daha doğrusu uydurur diyelim. En çok da uzay maceralarına bayılırım. Gerçi hepsinde kötülerle savaşan süper güçlü ve akıllı bir kahraman, kötü niyetli bir uzaylı epeyce de garip canlı olur. Ama her seferinde farklı bir macera anlatmayı başarır.
İşte biz dedemin anlattığı hikayenin büyüsüne kapılmış giderken birdenbire ne olduysa oldu. O gitti yerine sanki yaramaz bir çocuk geldi. Bizimkiler fark etmediler ama o soyunmaya başlamadan önce ben anladım. Bakışları değişti. Gözlerini anneannemin pencere kenarına dizdiği rengarenk cam biblolara dikti. Bazen anlattığı hikayeleri gözümüzde daha iyi canlandırmamız için onları kullanırdı. Onlar küçük peri kızları, atlar, salyangozlar, dönen balerinler şeklinde çeşit çeşit camdan yapılmış şirin şeylerdir. Sanki anlatacağı hikâyeyi unutmuş gibiydi. Ben elini uzatıp onlardan birini alacağını düşündüm ama öyle yapmadı. Mızıklanan bir çocuk gibi omuzlarını silkti. Sonra da ayağa fırladı. Önce teker teker bize baktı. Hiçbirimizi tanımıyor gibiydi. Sanki bizden korkmuştu. Baş parmağını ağızına sokup emmeye başladı. Çocuklar deli gibi gülüyordu. Aslında haklıydılar çünkü çok komik görünüyordu. Ve çoğu zaman dedem bunu yapar. Yani anlatırken hikayesini yaşar, bize tıpkı bir oyuncu gibi rol yapardı. Ama dedem bu defa rol yapmıyordu. O gerçekten sanki küçük bir çocuk olmuştu.
Anneannem gelip de onu neredeyse çırılçıplak görünce “Bey sen ne yapıyorsun? Çocukları korkutuyorsun” dedi. Dedem ağlamaya başladı. “Vurma baba, vurma! Ben yaramazlık yapmadım baba. Hep onların suçu, ben bir şey yapmadım” dedi. Onu babası sanıyordu ve bizi parmağıyla bizi gösteriyordu. Anneannem üstüne battaniyeyi örttü ve onu odasına götürdü. Bizim küçük aptal Osman hala gülüyordu “Dede komik, dede komik” diye de bağırıp duruyordu.
O gün balık falan yemeden biz babamla eve döndük. Yolda hiç konuşmadık. Babama sadece annemin akşam eve dönüp dönmeyeceğini sordum. Çünkü ikisi birlikteyken konuşmak istiyordum. Çocuk değildim, ben de kocaman bir insandım ve dedeme bir şeyler olduğunun farkındaydım. Tüm o gizli saklı konuşmaların nedeni de artık anlaşılmıştı. Ama bilmek istediğim dedemin tam olarak nesi olduğuydu.
Annem yatmadan önce geldi. Dedemin Alzheimer (alzaymır) denilen yaşlılığa bağlı bir unutkanlık hastalığına yakalandığını söylediler. Yavaş yavaş ilerleyen, onun böyle zaman zaman küçüklüğüne dönmesine neden olan bir hastalıkmış. Annem anlatırken ağlıyordu. Ben de ağlamak istiyordum. Ama bir türlü ağlayamıyordum. Çünkü hasta olmayı dedeme hiç yakıştıramamıştım. Ne bileyim? O hiç hasta olmaz, hiçbir zaman ölmez diye düşünüyordum. Sanki onunla ilgili bütün hayallerim yıkılmıştı. Üzgün olmaktan çok kızgın olduğumu fark ettim. Hiçbir şey söylemeden odama gittim.
Gece uyuyamadım. Yatağımda döndüm durdum. Bana hep böyle olur. Bir şey kafama takıldığı zaman, biri beni üzdüğünde ya da kızdırdığında hiç uyuyamam. Zaten uyusam da garip rüyalar görür tekrar uyanırım. Dedeme mi kızgındım yoksa başka bir şeye mi? İnsan hastalığa kızabilir mi? Yani bir hastalık canlı mıdır ki ona kızılsın? Sonra karar verdim: Evet hastalığa kızabilirdim. Benim dedem gibi güzel bir insanı gelip bulduğu için ve onu hasta ettiği için kızabilirdim. Ama dedeme asla! Ertesi sabah kalktığımda annemle ve babamla daha açık seçik konuşmaya karar verdim. Anneme oturup ağlamak yerine dedeme nasıl yardımcı olacağımızı öğrenmesini söyleyecektim. Öyle de yaptım.
Dedem hala Alzheimer (alzaymır). Bazen yine bizimle birlikteyken uzaklara dalıyor, susup kalıyor. Bazen de çok komik ve neşeli bir çocuğa dönüşüyor. Ama biz her zaman yanında oluyoruz. Elini tutuyoruz. Yalnız itiraf etmeliyim ben bir şeye alışamadım.
Güzeller güzeli bir kız olmama rağmen (bunu, yani çok güzel bir kız olduğumu ben demiyorum, dedem bana hep öyle der) o bana durup durup “Murat” diyor. Galiba bu Murat denen çocuğu da hiç sevmiyor…
Yazan: Dilek Yılmaz
Yorumlar